dersler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dersler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2009 Cuma

Dua-i kavli..



Duâ-i kavlî-i ihtiyarînin( söz ile yapılan duanın ) makbuliyeti, iki cihetledir:
Ya ayn-ı matlubu ile makbul olur; veyahut daha evlâsı verilir.


Meselâ, birisi kendine bir erkek evlât ister. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duası kabul olunmadı" denilmez.


"Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir.


Hem Bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. "Duası reddedildi" denilmez. Belki, "Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir, ve hâkezâ...


Madem Cenâb-ı Hak Hakîmdir. Biz Ondan isteriz, O da bize cevap verir.

Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder.


Hasta, tabibin hikmetini itham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. "Tabip beni dinlemedi" denilmez. Belki âh ü fizârını dinledi, işitti, cevap da verdi, maksudun iyisini yerine getirdi.


Bediüzzaman..

28 Aralık 2008 Pazar

Tevekkül..




Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:


Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye( gemiye) bir bilet alıp girdiler.

Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.

Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi’ olur.

Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin.

Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek.

Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek.

Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza( alay) ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir.


Hem herkese maskara olursun.

Çünki ehl-i dikkat nazarında, za’fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.

Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.


İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.


Bediüzzaman..

27 Aralık 2008 Cumartesi


Namazın manası,

Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür.

Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek.

Hem kemaline karşı, lafzan ve amelen “Allahü Ekber” deyip ta’zim etmek.

Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir.



Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.

Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te’kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir.

Namazın manası, şu mücmel hülâsalarla te’kid edilir.

Risale-i nur 'dan...

*-*-*-*-*-*-*-*-*




Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.

Bediüzzaman..

26 Aralık 2008 Cuma

İnsan bir yolcudur..




İ’lem Eyyühel-Aziz!

İnsan bir yolcudur.
Sabavetten gençliğe,gençlikten ihtiyarlığa,

ihtiyarlıktan kabre,kabirden haşre,
haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Her iki hayatın levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir.
Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor.

Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek gerektir.

Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır?

Hükûmete ne cevab verecektir?

Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir.

Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette geda olmasın

Bediüzzaman...

7 Ağustos 2008 Perşembe

Büyük mahkeme..

Bak ne kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor.
Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor.
Halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister.
Adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.
Halbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor…
sözler...

Kimsesiz biçare..!

Ey kimsesiz, garib, bîçare hasta!
Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celbederse;
acaba Kur’anın bütün surelerinin başlarında kendini Rahman-ur Rahîm sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem’a-i şefkatıyla umum yavrulara karşı umum vâlideleri,
o hârika şefkatıyla terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran
ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün mehasiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîm’ine iman ile intisabın ve onu tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın,
herşeye bedel onun nazar-ı rahmetini sana celbeder.Madem o var, sana bakar, sana herşey var.
Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki; iman ve teslimiyetle ona intisab etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Hem hiç mümkün müdür bir sâni’ san’atını sever, beğendirmek ister;
hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delaletiyle, takdir ve tahsinlerle karşılanmak arzu eder ve herbir san’atıyla kendini hem tanıttırmak,
hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemalini göstermek ister bir tarzda bu kâinatı antika san’atlarla süslendirdiği halde,
kâinattaki zîhayatın kumandanları olan insanlara onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin?
Güzel san’atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn-ü esması tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukabelesiz kalsın.
Hâşâ, yüzbin hâşâ