
3 Aralık 2011 Cumartesi
?

31 Ekim 2009 Cumartesi
O(c.c)
27 Şubat 2009 Cuma
Denizlerin şehadeti..

Hayattârâne mütemâdiyen çalkalanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki:
25 Ocak 2009 Pazar
Hayat Apartmanı...
Ey Nefsim..
Deme,"Zaman değişmiş,
asır başkalaşmış;
herkes dünyaya dalmış,
hayata perestiş eder,
derd-i maîşetle sarhoştur.
"Çünkü, ölüm değişmiyor;
firâk bekâya kalbolup, başkalaşmıyor.
Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor; ziyâdeleşiyor.
Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peydâ ediyor.
Hem deme, "Ben de herkes gibiyim."
Çünkü, herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
Risale-i nur Külliyatı..
24 Ocak 2009 Cumartesi
Faniyim..
âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim.''
Bediüzzaman..
20 Ocak 2009 Salı
Kâfir hayattan nasıl zevk alabilir?
Sual:
Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor.
Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı.
Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, mevtini bir idam-ı ebedî ve bir firâk-ı lâyezâlî ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?
Elcevap:
Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhur bir temsille onun mahiyetine işaret edeceğiz.
Şöyle ki:
Deniliyor: Devekuşuna demişler, "Kanatların var, uç." O da kanatlarını kısıp "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş.
Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş.
Sonra ona demişler, "Madem deveyim diyorsun, yük götür."
O zaman kanatlarını açıvermiş, "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.
Aynen onun gibi, kâfir, Kur’ân’ın semâvî ilânâtına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş.
Ona denilse: "Madem mevt ve zevâli bir idam-ı ebedî biliyorsun.
Kendini asacak olan darağacı göz önünde. Ona her vakit bakan nasıl yaşar, nasıl lezzet alır?"
O adam, Kur’ân’ın umumî vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil; ihtimal-i beka var."
Veyahut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar-tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın!
Elhasıl, o meşkûk küfür vasıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit, Kur’ân ve semâvî kitapların îmânün bi’l-âhiret’e dair kat’î ihbârâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz.
O vakit ona denilse, "Madem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniye meşakkatini çekmek gerektir."
O adam şekk-i küfrî cihetiyle der: "Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?"
Yani, vaktâ ki o hükm-ü Kur’ân’ın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur.
Demek, bu nokta-i nazarda, mü’minden ziyade bu hayatta lezzet alır zannediyor.
Çünkü tekâlif-i diniyenin zahmetinden ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimal-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz.
Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.
İşte, Kur’ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şek vererek, şek ile yaşıyorlar.
Yoksa, âhiret cehennemini andıracak, bu dünyada dahi mânevî bir cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.
İşte, ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz ve Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve müstahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve âhirette azaptan kurtulunuz
Risale-i Nur Külliyatı.. Lemalar...
2 Ocak 2009 Cuma
Dua-i kavli..

Duâ-i kavlî-i ihtiyarînin( söz ile yapılan duanın ) makbuliyeti, iki cihetledir:
Meselâ, birisi kendine bir erkek evlât ister. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duası kabul olunmadı" denilmez.
Madem Cenâb-ı Hak Hakîmdir. Biz Ondan isteriz, O da bize cevap verir.
28 Aralık 2008 Pazar
Tevekkül..

27 Aralık 2008 Cumartesi

Namazın manası,
Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür.
Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek.
Hem kemaline karşı, lafzan ve amelen “Allahü Ekber” deyip ta’zim etmek.
Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah” deyip şükretmektir.
Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.
Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te’kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir.
Namazın manası, şu mücmel hülâsalarla te’kid edilir.
Risale-i nur 'dan...
26 Aralık 2008 Cuma
İnsan bir yolcudur..

