Risale-i Nur dan .. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Risale-i Nur dan .. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Aralık 2011 Cumartesi

?


Evet, hayvanâtın zayıflarının ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lütuf ve sühûleti gösteriyor ki, şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle Rubûbiyet eder.

Rubûbiyetinde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kâbil midir ki, mahlûkatın en efdalinin en güzel duâsını kabul etmesin?

31 Ekim 2009 Cumartesi

O(c.c)

اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ
Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur.
Zarar ve menfaat, onun elindedir.
O hem Hakîm’dir, abes iş yapmaz.
Hem Rahîm’dir; ihsanı, merhameti çoktur”
Sözler ....

27 Şubat 2009 Cuma

Denizlerin şehadeti..


..........Sonra, o mütefekkir yolcu her sayfayı okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve madeni olan iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden;
semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği halde, "Hel min mezîd" deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u huruşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir.
Lisan-ı hal ve lisan-ı kâl ile "Bize de bak, bizi de oku" derler.
O da bakar, görür ki:

Hayattârâne mütemâdiyen çalkalanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler.
Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki:
Gayet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin idare ve iaşesiyle olduğunu ispat eder.
Şualar.. A. Kübra..

25 Ocak 2009 Pazar

Hayat Apartmanı...

İ'lem eyyühe'l-aziz!
İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
Evet,
hayat apartmanı yıkılıyor.
Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor.
Zaman da sel dolaplarını sür'atle çalıştırıyor.
Arz sefinesi de, sür'atle giderken............. âyetini okuyor.
Sefine-i arz sür'atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün.
Binaenaleyh,
o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firâkın elemi, telâki lezzetinden ağırdır. Ey nefs-i emmârem! Sana tâbi değilim.
Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş;
ben
ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana musahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelâle abd olurum.
Ve keza,
kader muhitinde uçan tayyare-i ömre
veya hayat dağları arasında açılan uhdut ve tünellerinden şimşekvâri geçen zamanın şimendiferine bindirerek
ebedül'âbad memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevk eden Hâlık-ı Rahmânü'r-Rahîmden medet istiyorum.
Ve keza,
hiçbir şeyi dualarıma, istigâselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem.
Ancak küre-i arzı harekete getiren,
felek çarklarını durdurmaya ve şems ve kamerin yerleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeye
ve
vücudun şahikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sakin kılmaya kadir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelâle
dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum.
Çünkü, herşeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır.
Ve keza,
kalbime vaki olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyûl ve emellerini tatmin ettiği gibi,
akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeye kadir olan Zât-ı Akdesden maada kimseye ibadet etmiyorum.
Evet, dünyayı âhirete kalb etmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir.
Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez.
Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz.
Evet,
onun mârifetiyle elemler lezzetlere inkılâp eder.
Evet,
Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belâlara tebeddül eder.
Vücut ademe inkılâp eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezâiz günahlara tahavvül eder.
Evet,
Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a'dâ ve düşman olurlar.
Beka belâ olur. Kemal hebâ olur. Ömür hevâ olur.
Hayat azap olur. Akıl ikab olur.
Âmâl, alâma inkılâp eder.
Evet,
Allah'a abd ve hizmetkâr olana herşey hizmetkâr olur.
Bu da, herşey Allah'ın mülk ve malı olduğunu İmân ve iz'an ile olur
Risale-i Nur..
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.
Zira dünya durmuyor, gidiyor.
İnsan da beraber gidiyor.
Sen de yolcusun.
Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış.
Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir.
O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır.
Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok.
Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
Mesnevi Nuriye, s. 111

Ey Nefsim..

Ey nefsim!
Deme,"Zaman değişmiş,
asır başkalaşmış;
herkes dünyaya dalmış,
hayata perestiş eder,
derd-i maîşetle sarhoştur.

"Çünkü, ölüm değişmiyor;
firâk bekâya kalbolup, başkalaşmıyor.
Acz-i beşerî, fakr-ı insanî değişmiyor; ziyâdeleşiyor.
Beşer yolculuğu kesilmiyor, sürat peydâ ediyor.

Hem deme, "Ben de herkes gibiyim."
Çünkü, herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.Herkesle musîbette beraber olmak demek olan teselli ise, kabrin öbür tarafında pek esassızdır.
Risale-i nur Külliyatı..

24 Ocak 2009 Cumartesi

Faniyim..

"Fânîyim, fânî olanı istemem;
âcizim, âciz olanı istemem.
Rûhumu Rahmân’a teslim eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudâtı birden isterim.''
Bediüzzaman..

20 Ocak 2009 Salı

Kâfir hayattan nasıl zevk alabilir?

Sual:

Eğer denilse: Dalâlette öyle dehşetli bir elem ve bir korku var ki, kâfir, değil hayattan lezzet alması, hiç yaşamaması lâzım geliyor.

Belki o elemden ezilmeli ve o korkudan ödü patlamalıydı.

Çünkü insaniyet itibarıyla hadsiz eşyaya müştak ve hayata âşık olduğu halde, küfür vasıtasıyla, mevtini bir idam-ı ebedî ve bir firâk-ı lâyezâlî ve zevâl-i mevcudatı ve ahbabının vefatlarını ve bütün sevdiklerini idam ve mufarakat-i ebediye suretinde, gözü önünde, daima küfür vasıtasıyla gören insan nasıl yaşayabilir? Nasıl hayattan lezzet alabilir?

Elcevap:

Acip bir mağlâta-i şeytaniye ile kendini aldatır, yaşar. Sûrî bir lezzet alır zanneder. Meşhur bir temsille onun mahiyetine işaret edeceğiz.

Şöyle ki:

Deniliyor: Devekuşuna demişler, "Kanatların var, uç." O da kanatlarını kısıp "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş.

Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş.

Sonra ona demişler, "Madem deveyim diyorsun, yük götür."

O zaman kanatlarını açıvermiş, "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş. Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş.

Aynen onun gibi, kâfir, Kur’ân’ın semâvî ilânâtına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkûk bir küfre inmiş.

Ona denilse: "Madem mevt ve zevâli bir idam-ı ebedî biliyorsun.

Kendini asacak olan darağacı göz önünde. Ona her vakit bakan nasıl yaşar, nasıl lezzet alır?"

O adam, Kur’ân’ın umumî vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil; ihtimal-i beka var."

Veyahut, devekuşu gibi başını gaflet kumuna sokar-tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zevâl-i eşya ona ok atmasın!

Elhasıl, o meşkûk küfür vasıtasıyla, devekuşu gibi mevt ve zevâli idam mânâsında gördüğü vakit, Kur’ân ve semâvî kitapların îmânün bi’l-âhiret’e dair kat’î ihbârâtı ona bir ihtimal verir; o kâfir o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz.

O vakit ona denilse, "Madem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniye meşakkatini çekmek gerektir."

O adam şekk-i küfrî cihetiyle der: "Belki yoktur. Yok için neden çalışayım?"

Yani, vaktâ ki o hükm-ü Kur’ân’ın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedî âlâmından kurtulur ve meşkûk küfrün verdiği ihtimal-i adem cihetiyle tekâlif-i diniye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur.

Demek, bu nokta-i nazarda, mü’minden ziyade bu hayatta lezzet alır zannediyor.

Çünkü tekâlif-i diniyenin zahmetinden ihtimal-i küfrî ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimal-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz.

Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü gayet sathî ve faydasız ve muvakkattir.

İşte, Kur’ân-ı Hakîmin küffarlar hakkında da bir nevi cihet-i rahmeti vardır ki, hayat-ı dünyeviyeyi onlara cehennem olmaktan bir derece kurtarıp bir nevi şek vererek, şek ile yaşıyorlar.

Yoksa, âhiret cehennemini andıracak, bu dünyada dahi mânevî bir cehennem azâbı çekeceklerdi ve intihara mecbur olacaklardı.

İşte, ey ehl-i iman! Sizi idam-ı ebedîden ve dünyevî ve uhrevî cehennemlerden kurtaran Kur’ân’ın himayeti altına mü’minâne ve mutemidâne giriniz ve Sünnet-i Seniyyesinin dairesine teslimkârâne ve müstahsinâne dahil olunuz, dünya şekavetinden ve âhirette azaptan kurtulunuz

Risale-i Nur Külliyatı.. Lemalar...

2 Ocak 2009 Cuma

Dua-i kavli..



Duâ-i kavlî-i ihtiyarînin( söz ile yapılan duanın ) makbuliyeti, iki cihetledir:
Ya ayn-ı matlubu ile makbul olur; veyahut daha evlâsı verilir.


Meselâ, birisi kendine bir erkek evlât ister. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Meryem gibi bir kız evlâdını veriyor. "Duası kabul olunmadı" denilmez.


"Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir.


Hem Bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası âhiret için kabul olunur. "Duası reddedildi" denilmez. Belki, "Daha evlâ bir surette kabul edildi" denilir, ve hâkezâ...


Madem Cenâb-ı Hak Hakîmdir. Biz Ondan isteriz, O da bize cevap verir.

Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder.


Hasta, tabibin hikmetini itham etmemeli. Hasta bal ister; tabib-i hâzık, sıtması için sulfato verir. "Tabip beni dinlemedi" denilmez. Belki âh ü fizârını dinledi, işitti, cevap da verdi, maksudun iyisini yerine getirdi.


Bediüzzaman..

28 Aralık 2008 Pazar

Tevekkül..




Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:


Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye( gemiye) bir bilet alıp girdiler.

Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.

Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi’ olur.

Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin.

Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek.

Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek.

Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza( alay) ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir.


Hem herkese maskara olursun.

Çünki ehl-i dikkat nazarında, za’fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.

Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.


İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.


Bediüzzaman..

27 Aralık 2008 Cumartesi


Namazın manası,

Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür.

Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek.

Hem kemaline karşı, lafzan ve amelen “Allahü Ekber” deyip ta’zim etmek.

Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah deyip şükretmektir.



Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.

Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te’kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir.

Namazın manası, şu mücmel hülâsalarla te’kid edilir.

Risale-i nur 'dan...

*-*-*-*-*-*-*-*-*




Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.

Bediüzzaman..

26 Aralık 2008 Cuma

İnsan bir yolcudur..




İ’lem Eyyühel-Aziz!

İnsan bir yolcudur.
Sabavetten gençliğe,gençlikten ihtiyarlığa,

ihtiyarlıktan kabre,kabirden haşre,
haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Her iki hayatın levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir.
Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor.

Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek gerektir.

Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır?

Hükûmete ne cevab verecektir?

Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir.

Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette geda olmasın

Bediüzzaman...

7 Ağustos 2008 Perşembe

Büyük mahkeme..

Bak ne kadar âlî bir hikmet, bir intizamla işler dönüyor.
Hem ne kadar hakikî bir adalet, bir mizanla muameleler görülüyor.
Halbuki hikmet-i hükûmet ise, saltanatın cenah-ı himayesine iltica eden mültecilerin taltifini ister.
Adalet ise, raiyetin hukukunun muhafazasını ister; tâ hükûmetin haysiyeti, saltanatın haşmeti muhafaza edilsin.
Halbuki şu yerlerde o hikmete, o adalete lâyık binden biri icra edilmiyor. Senin gibi sersemler, çoğu ceza görmeden buradan göçüp gidiyorlar.
Demek bir mahkeme-i kübraya bırakılıyor…
sözler...

Kimsesiz biçare..!

Ey kimsesiz, garib, bîçare hasta!
Hastalığınla beraber kimsesizlik ve gurbet, sana karşı en katı kalbleri rikkate getirirse ve nazar-ı şefkati celbederse;
acaba Kur’anın bütün surelerinin başlarında kendini Rahman-ur Rahîm sıfatıyla bize takdim eden ve bir lem’a-i şefkatıyla umum yavrulara karşı umum vâlideleri,
o hârika şefkatıyla terbiye ettiren ve her baharda bir cilve-i rahmetiyle zemin yüzünü nimetlerle dolduran
ve ebedî bir hayattaki Cennet, bütün mehasiniyle bir cilve-i rahmeti olan senin Hâlık-ı Rahîm’ine iman ile intisabın ve onu tanıyıp hastalığın lisan-ı acziyle niyazın, elbette senin bu gurbetteki kimsesizlik hastalığın,
herşeye bedel onun nazar-ı rahmetini sana celbeder.Madem o var, sana bakar, sana herşey var.
Asıl gurbette, kimsesizlikte kalan odur ki; iman ve teslimiyetle ona intisab etmesin veya intisabına ehemmiyet vermesin.

6 Ağustos 2008 Çarşamba

Hem hiç mümkün müdür bir sâni’ san’atını sever, beğendirmek ister;
hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delaletiyle, takdir ve tahsinlerle karşılanmak arzu eder ve herbir san’atıyla kendini hem tanıttırmak,
hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemalini göstermek ister bir tarzda bu kâinatı antika san’atlarla süslendirdiği halde,
kâinattaki zîhayatın kumandanları olan insanlara onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin?
Güzel san’atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn-ü esması tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukabelesiz kalsın.
Hâşâ, yüzbin hâşâ