Maddenin gerçeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maddenin gerçeği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2010 Pazar

Maddenin gerçeği -Harun Yahyanın madde ile imtihanı




HARUN YAHYA’NIN

MADDE İLE

İMTİHANI (1)

Seyfi Say

Evrim teorisine karşı verdiği mücadeleyle tanınan Harun Yahya (Adnan Oktar), “madde”yle ilgili aykırı görüşleriyle de dikkatleri üzerine çeken bir isim. Bu konudaki görüşlerini “Hayalin Diğer Adı: Madde” (İstanbul: Araştırma Yay., 2002) adıyla kitaplaştırmış bulunuyor. Kitabın adı, konusunu özetlemekte..


Yazar, görüşlerini aktarırken Kur’an-ı Kerîm’den İmam-ı Rabbanî ve Muhyiddin ibnü’l-Arabî gibi zatların ifadelerine, sofistlerin tezlerinden çağdaş fizikçilerin eserlerine kadar pek çok kaynağa atıfta bulunuyor.

Ancak yazarın temel hareket noktası Kur’an değil; sofistlerden agnostiklere uzanan bir felsefenin ve modern bilimin verilerinden hareketle oluşturulan eklektik fakat kendi içinde tutarsız ve çelişkili bir yaklaşım söz konusu. Bu yaklaşım bir yandan da İmam-ı Rabbânî ve İbnü’l-Arabî’nin görüşleriyle desteklenmeye ve Kur’an’la uzlaştırılmaya çalışılıyor.

Sofistlerin diğer adı

Harun Yahya, kitabının önsözünde şöyle diyor: “Dünyada yaşadığımız hayatın birer parçası olan tüm olaylar, insanlar, binalar, şehirler, arabalar, mevkiler, kısacası hayatımız boyunca gördüğümüz, tuttuğumuz, dokunduğumuz, kokladığımız, tattığımız, dinlediğimiz herşey, gerçekte beynimizde oluşan görüntü ve hislerdir.
Biz, bize verilen telkinle bunların, beynimizin dışındaki bir dünyada sabit olduklarını, her birinin maddesel varlıklar olduklarını ve bizim bu nedenle bunların asıllarını gördüğümüzü, hissettiğimizi zannederiz. Oysa, biz hiçbir varlığın aslını asla göremeyiz ve bu varlıkların asıllarına asla dokunamayız. Kısacası bizim hayatımız boyunca madde sandığımız herşey aslında bir hayal olarak beynimizde meydana gelen görüntülerden oluşmaktadır. Bu kitabın konusunu oluşturan bu gerçek, bir felsefe veya herhangi bir fikir değildir. Aksine bugün modern bilimin kesin olarak ispatladığı ve inkarı kesinlikle mümkün olmayan teknik bir gerçektir.”
(Age, s. 10.)

Yazar böylece, herhangi bir felsefe veya fikir akımını takip etmediğini, “modern bilimin kesin olarak ispatladığı” bir gerçeği savunduğunu ileri sürmektedir. Ona göre bu gerçek, modern bilim tarafından ispatlandığı için, “inkârı kesinlikle mümkün olmayan teknik bir gerçek”tir.

Ancak, yazarın “felsefe veya fikir akımını takip etmeme” iddiasını şu ifadeleri yalanlamaktadır: “Tarih boyunca birçok düşünür, din ve bilim adamı bu konuyu gündeme getirmiş, maddenin gerçekte bir algılar bütünü olduğunu anlatmıştır. Örneğin Eski Yunan felsefecilerinden Pisagor, Elea okulu, özellikle ‘Mağara İdesi’ ile Eflatun gibi birçok düşünür bu konuyu bir yönüyle açıklamıştır. Zerdüştlük, Budizm, Taoizm, Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerin elde kalan metinlerinde de bu konudan bahsedildiği görülür. İmam Rabbani, Muhyiddin Arabi, Mevlana Cami gibi büyük İslam alimleri de maddenin hakikati konusunu bütün açıklığı ile anlatmışlardır. Bu konuda görüşlerine yer verilmesi gereken en önemli isim, İrlandalı bir din adamı ve filozof olan Berkeley'dir.” (Age, s. 192-193.)

Nedense Harun Yahya, sofist düşünce geleneği ile olan bağını özenle saklamaktadır. Oysa şu ifadeleri tam da sofistlerin görüşünü yansıtmaktadır: “Sonuç olarak şu bir gerçektir ki, her insan hayatı boyunca gördüğü herşeyi beyninde görür ve hiçbir zaman gördüklerinin asıllarına ulaşamaz. Gördükleri, dışarıda var olduğunu varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın aslına uygun olup olmadığı, dahası bir aslının var olup olmadığı ise bizim bilgimizin dışındadır.”(Age, s. 24.)

Sofistlerden Protagoras (M.Ö. 481-420), her eşyanın, algılayan insan için, algı­nın oluştuğu şartlara bağlı bir hakikatinin bulunduğunu, mutlak bir gerçekliğinin var olmadığını öne sürmüştür. Mesela belli sıcaklıktaki su hasta olan kimseye farklı, sağlıklı olana farklı ge­lebilirdi.

Böylece Protagoras, herkesin kendi doğrusunun bulunduğunu, algı farklarından dolayı birden fazla hakikat bulunabileceğini öne sürmüştür. Bir başka deyişle, hakikat göreceydi, mutlak değildi. Protagoras’ın görüşlerini daha ileri bir noktaya götüren çağdaşı Gorgias, kendince şu üç sonuca ulaşmıştır:
1. Hiçbir şey mevcut değildir.
2. Mevcut olsaydı bile bilemezdik.
3. Bilseydik bile başkalarına bildiremezdik.

Doğal olarak bu görüşler, kendi kendilerini çürütmektedir. Hiçbir şey mevcut değilse, Gorgias’ın bu iddiasının da mevcut olmaması gerekir. “Mevcut olsaydı bile bilemezdik” derken de bilemeyeceğimizi bildiği iddiasında bulunmaktadır; bunu nasıl bilmektedir? Bunu bilebiliyorsak, başka şeyleri de bilebileceğimizi kabul etmek gerekir. “Biz” diyerek herkes adına konuştuğu için, başkalarının bilip bilemeyeceğini bildiğini de söylemiş olmaktadır.

Oysa bu iddiası çerçevesinde, başkalarının varlığı bilip bilemeyeceğini de bilememesi gerekirdi. “Bilseydik bile başkalarına bildiremezdik” derken de, bu kanaatini nasıl bildirebildiği sorusu ortaya çıkmaktadır

Daha doğrusu, kendi yaklaşımı çerçevesinde, bize hiçbir şey bildiremediğinin kabul edilmesi gerekir. Bildirdiğini kabul ettiğimiz zaman, iddiası yanlışlanmış olur. Sonuçta, Gorgias’ın görüşlerini doğru kabul etmemiz, o iddiaların yanlış olduğunu gösteren bir durum oluyor.

Sofistlerin tutarlı olduğu bir nokta varsa, o da, yaklaşımlarının bir sonucu olarak, kendi görüşlerinin de mutlak doğruluğu iddiasından uzak durmuş olmalarıdır. (Gorgias’taki kendi kendisini çürüten zımnî doğruluk iddiası ayrı konu..) Onlar, algılarımızın dışımızdaki gerçekliği olduğu gibi yansıttığından emin olunamayacağını söyleyerek, tıpkı Harun Yahya’nın yukarıda aktardığımız ifadelerinde olduğu gibi, dış dünyayı bilemeyeceğimizi öne sürmüşlerdir.

Yani onlar için “bilimsel gerçek” diye bir şey yoktur. Bilginin olmadığı yerde bilimin de olamayacağı açıktır. Harun Yahya ise, bir yandan sofistler gibi düşünmekte, diğer yandan da kendisiyle çelişerek “kesin olarak ispatlanmış, inkârı kesinlikle mümkün olmayan teknik bir gerçek”ten söz edebilmektedir. Böylece Harun Yahya, bir yandan dışımızdaki dünyayı bilgimizin dışında bir alan olarak gösterirken, diğer yandan da o dünya ile ilgili bilimsel faaliyetlerimizle mutlak bir doğruya (görece bile değil) ulaştığımızı iddia etmektedir.

Ancak bu mutlak doğru (yani “kesin olarak ispatlanmış, inkârı kesinlikle mümkün olmayan teknik gerçek”), değil mutlak doğrulara, hiçbir bilgiye ulaşamayacağımızı gösterdiği için, kendisinin mutlak doğru, bir başka deyişle ispatlanmış ve inkârı kesinlikle mümkün olmayan bir gerçek olduğu iddiasını da çürütmektedir.

Bununla birlikte Harun Yahya, “ispatlanmış bilimsel gerçeğe” vurgu yaparken Gorgias’ın tam zıddı konumda, Protagoras’ın ise bir adım önünde yer almaktadır. Oysa, modern bilimin temel aldığı verileri kesin gerçek kabul etmedikçe ve yönteminin geçerliliğini onaylamadıkça, ulaştığı sonuçları da kesin gerçek kabul edemezsiniz. Yani, “[İnsanın] gördükleri, dışarıda var olduğunu varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın … bir aslının var olup olmadığı ise bizim bilgimizin dışındadır” diyen bir insan artık bilimsel “gerçek”lerden söz edemez.

Bir başka deyişle, modern bilim gözlem ve deneye dayalı olarak tümevarım yöntemini uyguladığı için, gözlem ve deneyin konusu olan ‘şeyler’ hakkında ulaştığımız bilgileri kesin gerçek kabul etmedikçe, ulaşılan sonuçları da kesin gerçek kabul edemeyiz.

Gözlem ve deney ise, algılarımızla ilgilidir; algılarımızın bize dışımızdaki gerçeklikle ilgili kesin bilgiler verdiğini, beynimizde oluşan görüntülerin dışarıda bir aslının mevcut olduğunu kabul etmedikçe, modern bilimin ulaştığı kesin gerçekler bulunduğunu ileri süremeyiz.

Ancak, modern bilimin ulaştığı sonuçların doğruluğu konusu çok daha karmaşık bir meseledir. Geçmişte İmam Gazalî, İbn Haldun gibi İslam âlimleri ve Batı’da Hume gibi filozoflar, tümevarımın ya da genellemelerin kesin gerçekler olarak kabul edilip edilemeyeceğinin şüpheli olduğunu söylemişlerdir.

Onlar, algılar yoluyla edinilen bilgileri reddetmemişler, ama bundan hareketle yapılacak genellemelerin ve tümevarım şeklindeki akıl yürütmenin ortaya koyacağı sonuçların doğru olup olmadığı konusunda şüpheci bir tutum sergilemişlerdir.

Basit bir örnekle anlatmak gerekirse, gözlem ve deney bize, Newton’un gözlemlediği gibi, elmanın ağaçtan yere düştüğünü gösterir. Ama bundan hareketle aklî bir çıkarım yapıp yerçekimi yasasından söz ettiğimizde, bunun doğru olup olmadığından kesin olarak emin olunamaz.

Nitekim Einstein’ın teorisinde yerçekimi kavramı bulunmamaktadır, onun açıklama modeli farklıdır. Algılarla ulaşılan bilgiyi reddetmeyen âlimler bile “kesin bilimsel gerçek”lerden söz etmeyi yersiz bulurken, Harun Yahya’nın hem algılardan şüphe etmesi hem de ispatlanmış, inkârı mümkün olmayan kesin bilimsel gerçeklerden bahsetmesi, açık bir tutarsızlıktır.



Beyne hapsedilen kâinat



Harun Yahya, “Kısacası bizim hayatımız boyunca madde sandığımız herşey aslında bir hayal olarak beynimizde meydana gelen görüntülerden oluşmaktadır” derken de kendi içinde tutarsız bir iddiada bulunmaktadır. Burada, her şeyden önce, çelişkili biçimde, beynimizin bir “asl”ının bulunduğu varsayımı mevcuttur. Oysa, her şey hayalse, beynimiz de hayal olmalıdır.

Yani, sadece gördüğümüz şeylerin değil, görmemizin ve beynimizin bizzat kendisinin de hayal kabul edilmesi gerekir. Yani, bir hayalin, bir başka hayal olan beyinde resmedilmesi gibi iki katlı bir hayal ortaya çıkıyor olmalıdır.

Nitekim yazar, kitabının ilerleyen sayfalarında bunu kendisi de itiraf etmektedir: “Çevremizde gördüğümüz herşeyle birlikte, sahip olduğumuz bedenimiz, elimiz, kolumuz, yüzümüz bir gölge varlık olduğuna göre, beynimiz de bir gölge varlıktır. Öyle ise görüntü olan bir varlığın görüntü meydana getirdiğini söyleyemeyiz.” (Age, s. 86.) Böylece yazar, “bilimsel gerçek” iddiasından vazgeçmekte, birbirini tutmayan şeyler söylemiş olmaktadır.

Eserinin diğer sayfalarında maddenin beynimizde oluşan görüntülerden ibaret olduğunu, bunların beynimizin dışında bir aslının bulunup bulunmadığını bilemeyeceğimizi söylerken, burada beyindeki görüntülerin varlığını bile reddetmektedir.

Ancak, yazarın çelişkileri bunlarla sınırlı değildir: “Bazı insanlar ise, görüntünün beyinlerinde oluştuğunu kabul etmekte ancak, gördükleri görüntünün asıllarının dışarıda olduğunu iddia etmektedirler. Oysa, bu hiçbir zaman ispatlayamayacakları bir iddiadır. Çünkü bugüne kadar hiçbir insan, beyninin dışındaki algılarının dışına çıkamamıştır. Her insan, beynindeki hücresinin içinde yaşamaktadır ve algılarının kendisine gösterdikleri dışında hiçbir şey yaşayamaz. Dolayısıyla algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle ‘dışarıda asılları var’ demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır.

Kaldı ki dışarıda asılları olsa dahi, insan yine bu ‘asıl’ları beyninde görecektir, yani yine beyninde oluşan hayal ile muhatap olacaktır. Dolayısıyla insanlar, bu varsaydıkları ‘maddesel karşılıklara’ hiçbir zaman ulaşamayacakları için, bu iddiaları son derece dayanaksızdır. Ayrıca şunu da belirtmeliyiz ki, teknolojinin veya bilimin ilerlemesi de bu konuda herhangi bir değişikliğe sebep olamaz. Çünkü her bilimsel bulgu veya teknolojik buluş yine insanların beyinlerinde oluşacaktır, dolayısıyla bu yöntemle de dış dünyaya ulaşmak mümkün olamayacaktır.”
(Age, s. 50.)

Gerçekte bu düşünce yeni değildir, sofistlerden Gorgias’ın felsefesinin yeniden üretilmiş biçimidir. Ancak şu noktayı unutmamak gerekir, algılarımızla edindiğimiz izlenimlerin beynimizin dışında bir gerçekliğinin bulunduğundan emin olamazsak, dinî bilgilerimizin gerçekliğinden de emin olamayız. Harun Yahya, “[İnsan] … algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle ‘dışarıda asılları var’ demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır”derken, hiçbir şeye inanmayanlardan başka hiçbir kesimi memnun etmeyecek bir iddia ortaya atmaktadır.
Bu, agnostisizm (bilinemezcilik) olarak adlandırılan felsefî akımın savunulmasından başka bir şey değildir. Agnostikler, algılarımızın gerçekliği olduğu gibi yansıttığının bilinemeyeceği varsayımından hareketle, maddenin ve aynı zamanda Allah’ın varlığının bilinemeyeceğini savunurlar.

Bu, ne kabul ne de inkârdır, bilinemeyeceğini söylemektir. Ancak buradaki kabul eksikliği, son tahlilde inkâr anlamına gelmektedir. Nitekim, agnostisizm kavramını felsefe literatürüne kazandıran Huxley, bu yaklaşım çerçevesinde “değillenemeyecek hiçbir önerme ya da yanlışlanamayacak hiçbir bilgi bulunmadığını” söylemiştir.

Harun Yahya, “[İnsan] … algılarının dışındaki dünyada, neler olduğunu hiçbir zaman bilemez. Bu nedenle ‘dışarıda asılları var’ demek büyük bir ön yargı olur, çünkü hiçbir insanın buna getirebileceği tek bir delil dahi bulunmamaktadır” derken nübüvveti de doğruluğu şüpheli bir olgu hale getirdiğini fark edememektedir.

Bu yaklaşım benimsenirse, peygamberlerin vahiy aldıklarını söylemelerini de delilsiz bir iddia olarak görmek gerekir, çünkü peygamberler de, insan oldukları için, yazarın ifadesiyle, “algıların dışındaki dünyada neler olduğunu hiçbir zaman bilemez”ler.

Harun Yahya, bu konudaki çelişkilerini şu ifadeleriyle sürdürmektedir: “Gözlerinize gelen ışığın elektrik sinyallerine çevrilerek beyninize ulaşması sonucunda, beyninizde bu kitabın görüntüsü oluşur. Yani kitap şu anda sizin dışınızda değil, içinizde, beyninizin arka kısmındaki görme merkezinizdedir. Belki kitabın sertliğini elinizde hissediyor olduğunuz için kitabı dışınızda zannedebilirsiniz. Oysa, bu sertlik hissi de aynı görme algısında olduğu gibi beyninizde meydana gelmektedir. Parmak uçlarınızdaki sinirler uyarıldığında, bu uyarı elektriksel bir bilgiye dönüşerek, bu kez beyninizdeki dokunma merkezinize ulaşır.” (Age, s. 12-15.)

Burada, bir yandan, okunan kitabı hayal olarak kabul ederken, diğer yandan beynin kendisini ve ondaki “dokunma merkezi”ni gerçek kabul etme çelişkisi mevcut. Parmak uçlarımız, onlardaki sinirler ve onların uyarılması da gerçek olarak gösteriliyor.

Oysa elimizdeki kitap, bir madde olması itibariyle hayalse, beynimiz de, sinirlerimiz de, onların uyarılması da bir hayal olmalıdır. Ya da, beynimizin kendisi hayalden ibaret bir görüntü değil de, kendisinde görüntü oluşan gerçek bir madde ise, onda görüntülenen kitabın da gerçek bir madde olarak kabul edilmesi gerekir.

Ama yazar, tam aksini söylemektedir: “Sonuç olarak biz hiçbir şeyin ‘içinde’ olmayız. Herşey bizim içimizde, yani beynimizde oluşur. Güneş'in, Ay'ın, yıldızların veya gökte giden bir uçağın bizden milyonlarca kilometre uzaklıkta olmaları da bu gerçeği değiştirmez. Güneş ve Ay da aynı, elinizde tuttuğunuz bu kitap gibi sizin beyninizin içindeki küçücük görme merkezinizde oluşan görüntülerdir.” (Age, s. 59-60.) Oysa, beynimizin ve onun içindeki küçücük görme merkezinin varlığını kabul edince, beynimizin içinde bulunduğu dış dünyayı da var kabul etmek gerekir. Çünkü, o beyin, mesela bir beyin cerrahının önünde dış dünya haline gelecektir.



Rüyalar ve algılar



Harun Yahya devam ediyor: “Gerçekte ise, hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içindeki dokunma hissini algılarsınız. Üstelik bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemezsiniz.” (Age, s. 15.) Gerçekte, “bir kitabın ‘asl’ına dokunmak”tan bahsetmek saçmadır; kitap okunmak içindir ve algıladığımız dokunma biçimi bizim için yeterlidir. Bunun dışında bir “asl”ına dokunmaktan söz etmek de, böyle bir şeyin olmasını istemek de gereksizdir. Atomlar ve elektronlar düzeyinde düşünürsek, bütün kâinat aynı tür yapı taşından oluşmaktadır.

Dolayısıyla, kitabın aslı bizde de mevcuttur, çünkü aynı asıldanız. Gerçekte hiçbir zaman atomların birbirine dokunması diye bir şey de yoktur, yani bir aslın bir başka asla dokunması bu anlamda zaten mümkün değildir. Bizim için önemli olan, insanca normal bir hayat sürdürebilmek için, mesela kitabı kitap olarak algılayabilmek ve o şekilde dokunabilmektir, onun aslına (Ne menem bir şeyse?) dokunmak değil. Sözgelimi bir ayakkabı, ayakkabı olarak işlevini görüyor ve biz onu ayakkabı olarak algılayabiliyorsak, mesele bitmiş demektir; onun aslına dokunmak, aslını giymekten söz etmek anlamsız olur.

Ancak yazar, “Hiçbir zaman bu kitabın aslına dokunamazsınız. Dokunduğunuzu sandığınızda, aslında beyninizin içindeki dokunma hissini algılarsınız” derken de kendisiyle çelişmektedir, çünkü daha önce, parmak uçlarımızdaki sinirlerden ve onların uyarılmasından söz ediyordu.

Üstelik, “beynimizin içindeki dokunma hissini algılamamızdan” değil, beynimizdeki dokunma merkezinin “elimizin kitaba dokunmasını algılamasından” bahsetmek gerekir. Bu ikisi farklı şeylerdir. Fakat, her şeyi beynimizin içine hapsetmeye çalışan yazar, kaşla göz arasında elimizi devre dışı bırakmaktadır. Ayrıca şunu da unutmaktadır: Elimizdeki sinirler çalışmadığı zaman, beynimiz dokunma hissini kendiliğinden üretemez.

Ancak, Harun Yahya bu konuda da farklı düşünmektedir: “İnsanlar rüyalarında nasıl tüm görüntüleri son derece gerçekçi bir şekilde görebiliyorlarsa aynı şekilde rüyalarında bütün kokuları da gerçekte olduğu gibi hissederler. Örneğin rüyasında restorana giden bir kişi yemeğini menüdeki yiyeceklerin kokuları arasında yemekte, deniz kenarına gezintiye çıkan biri denizin kendine has kokusunu duymakta, papatya bahçesine giren birisi o mükemmel kokulardan haz duymaktadır. Ya da bir başkası parfümeri mağazasına girip kendisine parfüm seçebilmekte ve hatta tek tek bu parfümlerin kokusunu ayırt edebilmektedir. Herşey öylesine gerçekçidir ki kişi, uykusundan uyandığında bu duruma şaşırabilmektedir. Bu konuyu anlayabilmek için rüyalara kadar gitmeye de gerek yoktur aslında. Saydığımız tasvirleri şu an hayal edip düşünmeniz dahi yeterlidir. Örneğin şimdi bir papatyanın kokusunu düşünün. Elinizde kokladığınız bir papatya olmamasına rağmen eğer konsantre olursanız papatya kokusunu hissedebilirsiniz. Koku şu anda beyninizde oluşmaktadır. Nasıl ki şu an annenizi gözünüzün önüne getirmek istediğinizde, anneniz yanınızda olmamasına rağmen onu zihninizde görebiliyorsanız, benzer şekilde papatyanın kokusunu da zihninizde duyabiliyorsunuz. Washington Üniversitesi'nden psikolog Michael Posner ve nörolog Marcus Raichle, dışarıdan bir uyarı gelmediği halde görüntü veya bir başka algının nasıl oluştuğu konusunda şu yorumu yapmaktadırlar: ‘Gözlerinizi açın, bir manzara hiç çaba göstermeden sizin görüntünüzü doldurmaktadır; gözlerinizi kapatın ve o manzarayı düşünün. Bu şekilde o manzaranın bir görüntüsünü çağırabilirsiniz, kesinlikle sizin gözlerinizle gördüğünüz manzara kadar canlı, kesintisiz ya da eksiksiz değildir. Fakat hala manzaranın temel özelliklerine sahip olan niteliktedir. Her iki durumda da manzaranın bir görüntüsü zihinde oluşmaktadır. Gerçek görsel deneyimlerle oluşan görüntü, hayal edilen bir görüntüden ayırt edilebilmesi bakımından "algı" olarak adlandırılmaktadır. Algı retinaya çarpan ve daha sonra beyinde işlemden geçirilecek olan sinyalleri gönderen ışığın ürünü olarak oluşmaktadır.Fakat bu sinyalleri göndermek için hiçbir ışık retinaya çarpmadığında bir görüntüyü nasıl oluşturabilmekteyiz?’ Görüldüğü gibi bir görüntünün zihnimizde oluşması için, dışarıda bir kaynak olmasına ihtiyaç yoktur.” (Age, s. 39-40.)

Yazarın son cümlesi, kendilerinden alıntı yaptığı psikolog ile nöroloğu hiç anlamadığını ortaya koymaktadır. “Görüntünün zihnimizde oluşması için, dışarıda bir kaynak olmasına ihtiyaç yoktur” şeklindeki bir iddia kesin olarak yanlıştır. Kaynağı olmayan bir görüntü zihnimizde oluşamaz.

Evet, kaynağı mevcut bir görüntüyü zihnimizde yeniden canlandırmak istediğimizde söz konusu kaynağın o anda yanımızda hazır olması gerekmez, ama o kaynağı daha önce en az bir defa görmüş olmamız gerekir. Kokular için de durum böyledir, daha önce karşılaştığımız bir kokuyu zihnimizde yeniden duymamız mümkün olabilir, ama hiç karşılaşmadığımız bir kokuyu zihnimizde üretemeyiz.

Rüyalarımız için de durum aynıdır. Mesela âmâlar rüyalarında da göremezler, sonradan kör olanlar görebilir ama doğuştan kör olanların böyle bir şansı yoktur. Öte yandan, gerçekte var olmayan şeyleri (mesela tabiatta mevcut olmayan bir canavar imgesi) zihnimizde canlandırabildiğimiz söylenerek de bu görüşe karşı çıkılamaz. Çünkü, aslı bulunmadığı halde zihnimizde canlandırdığımızı düşündüğümüz her şey, sadece terkibi itibariyle bir “asıl”dan mahrumdur. Parçaları ve özellikleri itibariyle değil. Mesela, böyle bir nesneyi, ancak, daha önce gördüğümüz renklere bağlı olarak zihnimizde canlandırabiliriz. Bir başka deyişle, kafamızda, tabiatta karşılaşmadığımız bir rengi canlandırabilmemiz imkânsızdır. Zihnimizde canlandırdığımız yeni bir nesneyi parçaları itibarıyla düşündüğümüzde de, o parçaların hepsinin daha önceden gördüğümüz şeyler olduğu ortaya çıkar. Burada yeni olan şey sadece terkiptir, parçaları bir araya getiriş biçimimizdir.



Berkeley: Fikri mahkum eden ‘fikir’ adamı



Başa dönersek, “Üstelik bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemezsiniz” diyen Harun Yahya, sofistlerden Gorgias’ın “Mevcut olsaydı bile bilemezdik” görüşünü savunmuş olmaktadır. Farklılık şurada ki, Gorgias “Hiçbir şey mevcut değildir” diyerek, Allahü Teâlâ’nın varlığını da reddetmektedir. Harun Yahya ise, Allahü Teâlâ’nın varlığına inanmakta, ama maddenin beynimizin dışında var olup olmadığını bilemeyeceğimizi öne sürmektedir. Ayrıca şunu da söylemektedir: “Sonuç olarak şu bir gerçektir ki, her insan hayatı boyunca gördüğü herşeyi beyninde görür ve hiçbir zaman gördüklerinin asıllarına ulaşamaz. Gördükleri, dışarıda var olduğunu varsaydığı görüntülerin beyninde oluşan birer kopyasıdır. Bu kopyanın aslına uygun olup olmadığı, dahası bir aslının var olup olmadığı ise bizim bilgimizin dışındadır.”(Age, s. 24.)

Ancak, Harun Yahya’nın savunduğu bu mantık çerçevesinde, mesela Kur’an’ın da beynimizin dışında var olup olmadığından emin olamayız. Dışımızdaki tüm diğer varlıklar için de durum aynıdır. Bu yaklaşımı bir kere benimsediğimizde, peygamberlerin ve mesajlarının beynimizin dışında gerçekten var olup olmadığını da bilemeyeceğimizi kabul etmemiz gerekir. Buna karşı Harun Yahya, “Allahü Teâlâ’nın bu görüntüleri beynimizde böyle yaratmış olması yeterlidir” diyebilir, ama bunu dediği anda, kendisinin de benimsediği sofistlere özgü mantık çerçevesinde bilinmesinin mümkün olmadığını ileri sürdüğü bir düşünceye dayanmış olur. Eğer sofistlerin mantığını bu noktada terk edebiliyorsa, buna bağlı olarak her noktada terk etmesi gerekir, ama yazar bunun farkında değil gibi görünmektedir. Kaldı ki, algılayan insan olarak tek tek her birimizin varlığını kabul ettiğimizde, kendi dışımızda, en azından hisseden özneler olarak varlıklar bulunduğunu onaylamış oluruz.

Ancak Harun Yahya, çelişkili bir şekilde, “Sonuç olarak, biz gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz herşeyi beynimizin içinde yaşarız. Bu teknik bir gerçektir ve bilimsel deliller neticesinde itiraza veya tartışmaya açık bir konu değildir” (Age, s. 15) diyebilmektedir. Oysa, bir kitabın bile beynimizin dışında gerçekten var olup olmadığını bilemememiz, beynimizdeki “kopyaların aslının” bulunup bulunmadığından emin olamamamız durumunda, “bilimsel deliller”den söz etmek de anlamsız olur. Çünkü artık hiçbir delilin geçerliliği olamaz. Delil düşüncesi, öncelikle, beynimizdeki görüntülerle dış dünya arasında bir uyum bulunduğu ön kabulüne dayanır. Bu uyumun bilinemeyeceğini söylediğiniz anda, hiçbir bilimsel delil ve teknik gerçeğin varlığı söz konusu olamaz.

Çünkü, yukarıda da değindiğimiz gibi, modern bilimin dayandığı gözlem ve deneyi inkâr etmiş olursunuz. Şayet “teknik gerçek ve bilimsel deliller”den söz ediyorsak, o zaman, beynimizin dışında bir gerçekliğin bulunduğunu, gözlem ve deney yoluyla bunu öğrendiğimizi kabul ediyoruz demektir. Ayrıca, “… beynimizin içinde yaşarız” dediğimiz anda, bir gerçeklik olarak beynin varlığını da kabul etmiş oluruz.
Bu takdirde, daha önce de vurgulandığı gibi, maddî evrenin tamamını gerçeklik olarak kabul etmek gerekir. Harun Yahya, “Bizim dünya hakkında algıladığımız tüm hisler, görüntüler, tadlar ve kokular, aslında aynı malzemeden, yani elektrik sinyallerinden meydana gelmektedirler” (Age, s. 20) derken de, en azından elektrik sinyallerinin varlığını kabul etmektedir. Yazar, “Gerçekte, beynimizin dışında, bizim tanıdığımız anlamda ışık da yoktur. Bizim bildiğimiz, tanıdığımız ışık, yine beynimizde oluşur. Dış dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir)” (Age, s. 27) derken de, “dış dünya”nın varlığını ve bilinebileceğini onaylamaktadır. Elektromanyetik dalgalar ve fotonların varlığı, algılarımızdan hareketle varılmış ‘bilimsel’ sonuçlardır.

Harun Yahya, çelişkili biçimde sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ünlü filozof George Berkeley ise, algılarımızın sadece zihnimizde yer aldığını ve dış dünyada var olduklarını kabul ettiğimizde yanıldığımızı çok açık olarak ifade etmektedir: ‘Kendilerini gördüğümüz ve dokunduğumuz için ve bize algılarımızı verdikleri için nesnelerin varlığına inanırız. Oysa algılarımız sadece zihnimizde var olan fikirlerdir. Şu halde algılar aracılığıyla ulaştığımız nesneler fikirlerden başka bir şey değildirler ve bu fikirler, zihnimizden başka yerde bulunmazlar zorunlu olarak. Bütün bunlar madem ki sadece zihinde var olan şeylerdir, öyleyse evreni ve şeyleri zihnin dışında varlıklar olarak hayal ettiğimizde, yanılmaların içine düşmüş oluyoruz demektir.’ ” (Age, s. 50.)

Gerçekte bu ifadeler agnostisizmden daha inkârcı bir çizgiyi yansıtmaktadır. Böylece Berkeley, bizzat “fikr”in kendisini yanılgı olarak ilan ediyor; bu, bilinemezcilikten farklı bir şeydir, yanlış bilme iddiasıdır. “Evren zihnimizdeki bir fikirdir, fikir ise sadece zihinde oluşur, o halde zorunlu olarak evren yoktur” demek, “İnsanın fikirlerinde hiçbir doğruluk yoktur, fikirler asılsız şeylerdir” demektir.
Düşünürümüz, “Zihnimizdeki evren fikri eksik veya yanlış olabilir” bile demiyor, mesnetsiz bir zorunluluk icat ederek, “Fikir olduğu için zorunlu olarak başka yerde yoktur” görüşünü savunuyor. Sofistler ve agnostikler bile bu kadarını söylememiş, ya “Her fikir doğru kabul edilebilir” demiş ya da “Doğrunun ne olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz” deyip susmuşlardır. “Her fikir, fikir olduğu için bizatihi yanlıştır” diyen bir “fikir adamı” olma onuru Berkeley’e kalmıştır. Böylece, Berkeley’in felsefesi çerçevesinde âlim ile cahilin, düşünenle düşünmeyenin konumu tersine dönmekte, fikirsiz insanlar daha bilgili sayılır hale gelmektedir, çünkü ne kadar az fikriniz olursa o kadar az yanılgıya kapılıyorsunuzdur.
Eğer Berkeley’in de bir akım ya da ekolün kurucusu olduğunu kabul edeceksek, bunun adı “düşüncesizlik” olmalıdır.

Gerçekte, bu yaklaşım çerçevesinde “fikrin mutlaka yanlış olması gerektiği düşüncesi” de Berkeley’in zihinde oluşmuş bir fikirdir, o halde, kendi yaklaşımı çerçevesinde, zorunlu olarak, bu fikrin asılsız ve yanlış olduğunu, vakıaya mutabık olmadığını kabul etmek gerekir.

Üstelik, evren fikri, fikre yol açan bir ‘algı’ya dayanırken, bu “fikirlerin yanlışlığı fikri”, algıların desteğinden de yoksundur. Berkeley’in görüşlerini “kesin gerçeklermiş” gibi aktaran Harun Yahya, “… bu kitap, bir madde olarak sizin beyninizin dışında var mıdır, bunu da bilemezsiniz” derken, onunki kadar aşırı bir iddiayı savunuyor olmasa da, gelip sofistlerden Gorgias’ın ‘bilinemezci’ çizgisinde durmaktadır.

Bu yaklaşım çerçevesinde bütün insanlar bilgi (daha doğrusu bilgisizlik) bakımından eşit hale gelmektedir.

Ya Berkeley’in dediği gibi, “tabiatı gereği sadece zihinde var olduğu, zorunlu olarak dışarıda bulunamayacağı için” yanlış fikirlere sahip kişilerdir ya da ellerinde gördükleri kitabın bile beyinlerinin dışında var olup olmadığını bilemeyen cahillerdir. Bu durumda insanları âlim ve cahil diye ayırmak da anlamını yitirmektedir.
Hatta âlim (bilen insan) olduklarını düşünenler daha cahildirler, çünkü bilmiyor olduklarını da bilmemektedirler. Bu yaklaşım çerçevesinde, “De ki, hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9) ayeti hâşâ boşa söylenmiş hale gelmektedir.

Maddenin gerçeği -Harun Yahyanın madde ile imtihanı

HARUN YAHYA’NIN

MADDE İLE

İMTİHANI (2)

Seyfi Say



“Düşünüyorum, o halde varım”

Descartes, bu noktada Berkeley’in tam karşısında yer alır. Şunları yazmıştır:

“… duyularımız bizi bazen aldattığına göre, onların bize hayal ettirdikleri şekilde var olan hiçbir şeyin bulunmadığını farz etmek istedim…. Nihayet, uyanıkken zihnimizde bulunan fikirlerin, aynen ve hiçbiri gerçek olmaksızın, uyurken de aklımıza gelebileceğini göz önüne alarak, o ana kadar zihnimize girmiş olan bütün şeylerin, düşlerime giren hayallerden daha gerçek olmadığını farzetmeye karar verdim.
Fakat, hemen bunun ardından, her şeyin yanlış olduğunu bu şekilde düşünmek istediğim sırada, bunu düşünen benim zorunlu olarak bulunan bir şey olmam gerektiğini fark ettim. Ve şu: ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ hakikatinin şüphecilerin en acayip varsayımlarının bile sarsmaya gücü yetmeyecek derecede sağlam ve güvenilir olduğunu görerek, bu hakikati aradığım felsefenin ilk ilkesi olarak kabul etmeye tereddütsüz karar verdim.


“Sonra, ne olduğumu dikkatle inceledim, ve hiçbir bedenim olmadığını, içinde bulunduğum ne bir dünya ne de bir yer olmadığını farzedebildiğim halde, bu yüzden kendimin var olmadığımı farzedemediğimi; tersine, sırf başka şeylerin doğruluğundan şüphe etmeyi düşünmemden, kendimin var olduğum sonucunun pek açık ve pek kesin bir şekilde çıktığını; oysa, düşünmekten kesilseydim, hayal ettiğim bütün şeyler doğru olsalar bile, var olduğuma inanmak için elimde hiçbir neden kalmayacağını görerek anladım ki: ben, bütün özü (mahiyeti) ve doğası düşünmek olan ve var olmak için hiçbir yer’e ihtiyacı bulunmayan ve maddi hiçbir şeye bağlı olmayan bir cevherim. Öyle ki, bu ben, yani kendisiyle ne isem o olduğum ruh, bedenden tamamıyla farklıdır, hatta bilinmesi onu bilmekten daha kolaydır, ve beden var olmadığı halde bile, ne ise o olmaktan geri kalmaz….

“Bundan sonra, şüphe etmem, yani varlığımın mükemmel olması üzerinde düşünerek, –çünkü, bilmenin şüphe etmekten daha büyük bir mükemmellik olduğunu açıkça görüyordum,– olduğumdan daha mükemmel olan bir şeyi düşünmeyi nereden öğrendiğimi araştırmaya karar verdim; ve bunu gerçekten daha mükemmel bir varlıktan (nature) öğrenmiş olmam gerektiğini apaçık anladım.
Kendi dışımdaki başka birçok şeyler, örneğin gök, yer, ışık, sıcaklık gibi daha binlerce şey hakkındaki düşüncelerime gelince, bunların nereden geldiğini bilmekte o kadar zorluk çekmiyordum; çünkü, onlarda kendilerini benden üstün kılacak hiçbir şey görmediğimden, hakiki oldukları takdirde, bu düşüncelerin oldukça mükemmel olan kendi varlığımdan (nature) geldiklerine inanabilirdim; hakiki olmadıkları takdirde ise, onları yokluktan edindiğime, yani bir eksikliğim bulunması dolayısıyla bende bulunduklarına inanabilirdim. Ama bu, kendi varlığımdan daha mükemmel bir varlık fikri için aynı olamazdı: çünkü, onu yokluktan edinmek açıkça imkansız bir şeydi; sonra da, en mükemmelin daha az mükemmelden çıkmasında, ona bağlı olmasında, hiçten bir şeyin meydana gelmesinden daha az aykırılık bulunmadığına göre, onu kendimden edinemezdim. Böylece, olduğumdan daha mükemmel bir varlık (nature) hatta herhangi bir şekilde bende bir fikri bulunan bütün mükemmelliklere sahip olan bir varlık (nature) tarafından, yani tek kelimeyle söylersem, Tanrı tarafından bu fikrin bana verilmiş olması ihtimali kalıyordu geriye….”
(Descartes, Metot Üzerine Konuşma, çev. K. Sahir Sel, 2. b., İstanbul: Sosyal Yay., 1994, s. 32-35.)

Fikirlerin fikir oluşları itibariyle yanlış kabul edilmesi gerektiğini savunan Berkeley’in aksine, Descartes’a göre, Tanrı var ya da mevcut olduğu için, açık ve seçik fikirlerimizin gerçek ve doğru olması zorunludur. Çünkü, hakikat ya da mükemmelliğin yokluktan geldiğini düşünmek ne kadar abesse, mükemmel olan, aldatmak gibi eksikliklerden münezzeh olan Tanrı’nın bizim için yanlış algılar yarattığını, bizi yanılttığını düşünmek de o kadar abestir:

“Nihayet, ileri sürdüğüm kanıtlara rağmen Tanrı’nın ve kendi ruhlarının varlığına yeterince kani olmayan kimseler hâlâ bulunuyorsa, onların şunu bilmelerini isterim ki, daha emin olduklarını sandıkları bütün şeylerin, örneğin, bir bedenlerinin, yıldızların, yeryüzünün ve benzeri şeylerin varlığı, belki Tanrı’nın ve ruhun varlığından daha az kesindir: çünkü, bu şeylerin varlığı hakkında moral bakımdan emin olunsa da –çünkü garabete düşmeden bunların varlığından şüphe edemeyiz– metafizik bir kesinlik söz konusu olduğu zaman, uyurken de –gerçekte hiç de öyle olmadığı halde– başka bir bedenimiz olduğunu, başka yıldızlar, başka bir yeryüzü gördüğümüzü hayal edebildiğimiz göz önüne alınırsa, bu şeylerden emin olmamak için bunun yeter bir neden olduğunu mantıksızlığa düşmeden inkar edemeyiz. Çünkü, uyurken zihnimize gelen ve uyanıkken gelenlerden daha az canlı, daha az açık olmayan düşüncelerin ötekilerden daha yanlış olduğunu nereden biliyoruz? Ve en iyi zihinler bile, istedikleri kadar incelesinler, daha önce Tanrı’nın varlığını farz ve kabul etmedikçe, sanırım bu şüpheyi gidermeye yetecek hiçbir kanıt ileri süremezler. Çünkü, ilkin, az önce kabul ettiğim kural, yani pek açık ve pek seçik olarak kavradığımız bütün şeylerin doğru olduğu kuralı, ancak Tanrı var ya da mevcut olduğu, mükemmel bir varlık olduğu ve bizde var olan her şey ondan geldiği için doğrudur. Buradan da, gerçek şeyler olan ve açık, seçik oldukları ölçüde bize Tanrı’dan gelen fikirlerimizin ya da kavramlarımızın doğru olmamalarına imkan olmadığı sonucu çıkar. Böylece, eğer içinde yanlışlık taşıyan fikir ya da kavramlarımız varsa, bunlar ancak bulanık ve karanlık bir şeyler içeren fikirlerimiz ya da kavramlarımızdır; çünkü yokluktan pay almaktadırlar, yani bizde böyle bulanık olarak bulunmaları tam mükemmel (tout parfaits) olmadığımızdandır. Böylece, yanlış ya da eksikliğin Tanrı’dan gelmesinde, hakikat ya da mükemmelliğin yokluktan gelmesine oranla daha az aykırılık bulunmadığı apaçıktır.” (Age, s. 37-38.)

Benzer düşünceleri merhum Elmalılı M. Hamdi Yazır, Fatiha Sûresi’ni tefsir ederken dile getirir ve Bakara Sûresi’ni tefsir ederken de şu cümlelerle konuyu özetler: “… biz âlem hakkında ne biliyorsak hepsi, hissettiklerimizden, hayalimizden, zihnimizdeki şekillerden ve ruhî izlenimlerimizden ibarettir. Bunları hakikat tasavvur etmemiz ve izafi olarak hak diyebilmemiz, zatında mükemmel ve tek olan Hak kavramının ezelî ve ebedî gerçekleşmesini tasdik sayesinde mümkün olabilir.” (Hak Dini Kur’an Dili, C. 1, sad. İsmail Karaçam ve diğerleri, İstanbul: Azim Dağıtım, t.y., s. 475.)

İmam Gazâlî de, bir süre sofistlere özgü düşüncelerin daha doğrusu vesveselerin etkisinde kaldığını fakat bundan kurtulduğunu anlatır: “… İçim diyordu ki mahsûsata [duyulara, algılara] güven, nereden gelir?... Nihayet akıl hâkimi ortaya çıktı ve … [duyulardaki yanılmalarla bazen] İdrakin ortaya çıkmayışı, onun [dışımızdaki varlığın] olmayışını göstermez iddiasında bulundu. Bu cevap karşısında nefis, … şüphelerini rüya ile kuvvetlendirip, ‘Görmüyor musun? Uykuda birçok şeylerin varlığına inanıyor, birçok haller tahayyül ediyor, onların sebat ve istikrarı olduğuna kanaat getiriyorsun. Şu halde, bunlar hakkında şüpheye düşmüyorsun. Sonra uyanınca düşünüp hayal ettiğin ve inandığın şeylerin hiçbirinin aslı astarı olmadığını anlıyorsun. O halde uyanık iken his veya akılla inandığın bütün şeylerin gerçek olduğuna nasıl emin olursun?... sana öyle bir hal gelebilir ki bu halin senin uyanıklık haline nisbeti, uyanıklık halinin uyku haline nisbeti gibidir. Ve senin uyanıklık halin, ona nisbetle uykudur…. Bu vesveseler içime doğunca, bende yer etti. Bunlardan kurtulmak için bir çare bulmağa teşebbüs ettim, fakat kolay olmadı. Çünkü bunun giderilmesi ancak delille olurdu. Bir delil ikamesi de ancak bedihî bilgilerden olabilirdi. Bu husus kabul edilmedikçe, delil göstermek de mümkün değildi. Bu hal böylece iki aya yakın içimi kemirdi. Ben durum itibarıyla safsata [sofistler] mezhebine girmiş oluyor ve fakat kimseye söylemiyordum. Nihayet Allah Teâlâ bu hastalığıma şifa verdi, sıhhat ve itidale avdet ettim. Aklî zaruretler emniyet ve yakîn üzere makbul ve güvenilir bir halde geri döndü…. Bu hadiseleri anlatmaktan maksat, araştırmada aranılması icap etmeyen şeylere varıncaya kadar giden ciddiyetin lüzumsuzluğunu göstermektir. Çünkü bedîhiyatı [doğruluğu kendiliğinden belli bilgileri, ispat gerektirmeyen, aksiyom kabilinden hakikatleri] araştırmak icap etmez. Bunlar hazır haldedirler.” (el-Munkızu min ed-Dalâl, çev. Ahmet Subhi Furat, İstanbul: Derya Dağıtım, s. 41-43.)


The Matrix


Harun Yahya, görüşlerini desteklemek için, Berkeley’in, Protagoras’ın düşüncelerini hatırlatan şu ifadelerini de aktarmaktadır: “Kısaca, aynı şeyler, aynı zamanda bazıları için kırmızı, bazıları için sıcak başkaları için tam tersi olabiliyorsa, bu demektir ki biz yanılsamaların etkisindeyiz ve 'şeyler' ancak bizim zihnimizde vardır...” (Hayalin Diğer Adı: Madde, s. 31.)

Ancak, bu yanılsamalar, şeylerin öz varlığına değil, niteliklerine ilişkindir, o şeylerin (renk ve koku gibi) nitelikleri hakkında bazen ihtilaf ortaya çıksa da, varlığı konusunda mutabakat mevcuttur. Zaten niteliklerinin tartışılması varlıklarının zımni onayı haline gelir. Üstelik niteliklerle ilgili bu tür ihtilaflar süreklilik göstermez, nadiren ortaya çıkar. Mesela Türk bayrağının kırmızı olduğu konusunda ittifak vardır, karanlık bir gecede siyah gibi görünmesi bu konuda ihtilaf yaşanmasına neden olmaz.

Yazar, The Matrix filminden hareketle de şu görüşü ileri sürmektedir: “O halde, biz de her an gördüğümüz ‘yaşam görüntüsü’nün, dışarıda asıllarının mutlaka var olduğunu ve muhatap olduklarımızın da bu ‘asıllar’ olduğunu iddia edemeyiz. Çünkü bu algılarımızın nedeni çok daha farklı bir kaynak olabilir.” (Age, s. 78.) Böylece yazar, meseleyi getirip “olabilirliğe” bağlamakta, Berkeley’inkinden daha iyi olmakla birlikte yine agnostisizm anlamına gelen bir çizgide durmaktadır. Ancak, algılarımızın nedeni çok farklı bir kaynak olabilirse, farksız bir kaynak da olabilir. Üstelik, “farksız bir kaynak” olması akla daha yakındır.

Harun Yahya, kitabının ilerleyen sayfalarında, maddeyi bir yandan yok kabul etme, diğer yandan onu yine bir madde olan beyinde üretme çelişkisinden vazgeçmekte, daha sağlıklı bir çizgiye gelmektedir: “Allah Kuran'da insanı önce bedenen yarattığını, sonra da ona ‘ruhundan üfürdüğünü’ bildirmiştir: ‘Hani Rabbin meleklere demişti: "Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım. Ona bir biçim verdiğimde ve ona ruhumdan üfürdüğümde hemen ona secde ederek (yere) kapanın”.’ (Hicr Suresi, 28 - 29) ‘Sonra onu “düzeltip bir biçime soktu” ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?’ (Secde Suresi, 9) Yani insanın, bedeni dışında bir başka varlığı daha vardır. Beyninin içindeki görüntüyü ‘görüyorum’ diyen, beyninin içinde duyduğu sesleri ‘duyuyorum’ diyen, kendi varlığının şuurunda olan ve ‘ben benim’ diyen bu varlık Allah'ın insana vermiş olduğu ruhtur. Akıl ve vicdan sahibi her insan, hayatı boyunca yaşadığı her olayı beyninin içindeki ekranda izleyen varlığın, ruhu olduğunu hemen anlayacaktır. Her insan göze ihtiyaç duymadan görebilen, kulağa ihtiyaç duymadan duyabilen, beyne ihtiyaç duymadan düşünebilen bir ruha sahiptir.” (Age, s. 84-85.)

Peki, böyle bir ruha sahip olduğumuzu nereden biliyoruz?!.. Hiç şüphe yok ki, Descartes gibi akıl yürütmeyle bu sonuca ulaşan az sayıdaki düşünürler bir tarafa bırakılırsa, peygamberler bildirdiği için biliyoruz. Bu durumda, algıladığımız dış dünyanın bir gerçekliği bulunduğunu ve peygamberlerin bu gerçekliğin bir parçasını oluşturduğunu ve algılarımızın bize gerçek bilgiler verebildiğini kabul ediyoruz demektir. Üstelik, Harun Yahya’nın aktardığı Secde Suresi’nin 9’uncu ayeti de, algıların gerçeklik ifade ettiğini kesin olarak gösterir. Şayet algılarımız bize güvenebileceğimiz bir bilgi vermiyorsa, Allahü Taâlâ’nın kulak, gözler ve gönüller yaratmasının bir anlamı olabilir miydi?! Kaldı ki, yazarın kendisi, insanın önce beden olarak yaratıldığını, ruhun ise daha sonra üflendiğini, ayet-i kerimeye dayanarak söylemektedir. Demek ki insan, ruh vasıtasıyla bilgi sahibi olan bir varlık olmaktan önce, ruhsuz bir beden olarak yaratılmıştır. Ruh üflenmeden önce insanın kendi varlığından haberdar olmaması ve beyninde görüntüler oluşmaması, onun bedeninin var olmadığı veya yaratılmadığı anlamına gelmemektedir.

Bununla birlikte yazar, kitabının ilerleyen sayfalarında sofistlerinkinden çok farklı bir noktaya varmaktadır: “Maddenin, beynimizde oluşan bir algılar bütünü olduğu gerçeğini tam olarak kavrayamayan bazı insanlar, bazı yanılgılara düşmekte, bu gerçekten yanlış sonuçlar çıkarmaktadırlar. Örneğin bir kısmı, maddenin hayal olduğuna dair izahları ‘madde yok’ denmiş gibi algılamaktadır. Bir kısmı ise, maddenin ancak biz gördüğümüz zaman hayal olarak var olduğunu, ancak görmediğimizde yok olduğunu sanmaktadır. Bunların hiçbiri doğru değildir. Öncelikle, ‘madde yok’ veya ‘insanlar, ağaçlar, kuşlar... bunların hiçbiri yok’ demek kesinlikle doğru değildir. Çünkü bunların hepsi vardır, ve hepsini Allah yaratmıştır. Ancak Allah tüm bu varlıkları kitabın başından beri anlattığımız gibi bir görüntü, algı olarak yaratmıştır. Yani Allah, bu varlıkları yarattıktan sonra onları, kendi başlarına var (kaim) olan sabit varlıklar kılmamıştır. Her birini her an yaratmaya devam etmektedir.” (Age, s. 158.)

Böylece yazar, beynimizin dışında gerçekten var olan varlıkların bulunduğunu, “Madde yok” denilemeyeceğini söylemekte, ancak yine de çelişki sergilemektedir
.
Çünkü bir taraftan, “Bir kısmı ise, maddenin ancak biz gördüğümüz zaman hayal olarak var olduğunu, ancak görmediğimizde yok olduğunu sanmaktadır. Bunların hiçbiri doğru değildir” demekte, diğer taraftan da, “Ancak Allah tüm bu varlıkları kitabın başından beri anlattığımız gibi bir görüntü, algı olarak yaratmıştır” diye konuşmaktadır.

Harun Yahya, eserinin devamında şu görüşleri dile getirir: “Öyle ise materyalistlerin ‘maddenin varlığını tokat yiyince anlarsın’ … gibi itirazlarının hiçbir anlamı ve geçerliliği yoktur.” (Age, s. 180.)

Gerçekte böylesi itirazları materyalistler değil İslâm âlimleri, sofistlere yöneltmektedir. Nitekim Nûreddin es-Sâbûnî, “Mâturîdiyye Akaidi” adlı eserinde şöyle der: “Sûfestâiyye diye anılan bir grup (Sofistler) var ki bilgi vasıtalarının hepsini reddetmiştir. Bunların bir kısmı varlıkların bir gerçekliği olamayacağını, bir kısmı ise böyle bir şeyin bulunup bulunmadığının bilinemeyeceğini kabul etmiştir. Aslında bu şüphecilerle ilmî bir münakaşa yürütmeye imkân yoktur; ancak canlarını acıtacak kadar dövülmeli veya ateşte yakılmalıdırlar ki realiteyi kabule mecbur kalsınlar.” (çev. Bekir Topaloğlu, 3. b., Ankara: DİB Yay., s. 56.) Bu görüşler, sadece Mâturîdilere veya es-Sâbûnî’ye ait değildir, İslam âlimlerinin hemen hemen hepsinin kanaati bu yöndedir.



İmam-ı Rabbânî’yi doğru anlamak
Harun Yahya, eserinin ilerleyen sayfalarında, “Madde yok” görüşünü savunmadığı iddiasından ve beyne karşı ruhu savunma tavrından geri adım atarak, tam da es-Sâbûnî’nin sözünü ettiği şüpheciliği benimser: “Bu şüphe doğrudur; biz hiçbir zaman zihnimizde algıladıklarımızın dışarıda maddesel karşılıkları olup olmadığından emin olamayız. Çünkü biz, beynimizin dışına çıkıp da dışarıda ne olduğunu göremeyiz. Beyindeki görüntülerin dış dünyada karşılığı bulunduğunu iddia etmek, işte bu yüzden mümkün değildir…. Ve kimse beyninin içinde oluşan bu hayatın dışına çıkamaz. Bu, ne bilimle ne de teknoloji ile ulaşılması imkansız bir durumdur. Çünkü bir bilim adamı ne icat ederse etsin, yine onu beyninin içindeki görüntünün içinde icat edecektir. Dolayısıyla, o ‘dış dünyayı görmek için icat ettiği şey’ de beyninin içinde kalacaktır. Bu gerçek çok açık olmasına rağmen bazı insanlar gördükleri görüntünün dışarıda maddesel karşılıkları olduğunu iddia ederler. Bugüne kadar hiç kimsenin aslını görmediği ‘madde’ denen bir varlığa inanırlar. Oysa madde, insanların gördükleri hayallere taktıkları bir isimden başka birşey değildir. Hiçbir insanın bir maddenin aslının neye benzediğini bilmesi mümkün değildir; çünkü hiçbir insan maddenin aslı ile hiçbir zaman muhatap olmamıştır.” (Hayalin Diğer Adı: Madde, s. 181-183.)

Böylece yazar, “Bu, ne bilimle ne de teknoloji ile ulaşılması imkansız bir durumdur. Çünkü bir bilim adamı ne icat ederse etsin, yine onu beyninin içindeki görüntünün içinde icat edecektir” diyerek, daha önce savunduğu “kesin bilimsel gerçek” iddiasından rücu etmektedir. Fakat asıl sorun şu ki, materyalist felsefenin önünü keseyim derken agnostisizme yuvarlanmaktadır.

Oysa İslâm nazarında ikisi arasında bir fark yoktur.

Üstelik, maddenin varlığının kabulü insanın mutlaka materyalist olmasını gerektirmez. Yani bir insan hem maddenin mevcut olduğunu, hem de onun Allahü Taâlâ tarafından yoktan var edildiğini ve dilerse yok edebileceğini kabul edebilir; nitekim genel olarak Müslümanların itikadı bu yöndedir. Fakat sofistlere özgü biçimde insanın bilme yollarını reddettiğinizde, varacağınız sonuç kaçınılmaz olarak agnostisizmdir. Harun Yahya ise, agnostisizmle İslâm inancını telif etmeye uğraşıyor ki, bu da mantıken mümkün olmayan bir şeydir.

Fakat yazar, bu gerçeği kabul etmemekte, aksini iddia etmektedir: “Bazı Müslümanlar, maddenin bir hayal olduğu gerçeğinin İslam dini ile bağdaşmadığını öne sürmekte ve geçmişte din alimlerinin bu gerçeği kabul etmediklerini iddia etmektedirler. Oysa bu doğru değildir. Aksine burada anlatılanlar Kuran ayetleri ile tamamen mutabıktır….” (Age, s. 185.)

Yazarın atıfta bulunduğu âlimler Muhyiddin ibnü’l-Arabî, Molla Câmî (ki İbnü’l-Arabî’den etkilenmiştir) ve İmam-ı Rabbanî’dir. Gerçekte İmam-ı Rabbanî bu konulara, daha çok, İbnü’l-Arabî’nin sözlerindeki yanlışları veya yanlış anlaşılabilecek hususları göstermek için değinmiştir. Nitekim şöyle der: “Bunlar vahdet-i vücuda kail olmuşlardır. Yani: Hariçte bir mevcut vardır. Bu tek mevcut ise Sübhan Hak’tır. Hariçte bu âlem için, ilmî bir sübuttan başka tahakkuk eden bir şey yoktur.” (Mektûbât-ı Rabbânî, C. 1, çev. Abdulkadir Akçiçek, İstanbul: Merve Yay., s. 347.) Yani bu taifeye göre, insanın zihninde maddenin (âlemin) var olduğuna dair bir bilgi oluşmaktadır (ilmî sübut), bunun dışında hariçte bir şey yoktur. İmam-ı Rabbânî hemen ardından şu uyarıyı yapıyor: “Bunlar [vahdet-i vücutçular] derler ki: Ayan (yani tayin edilip göze gelen bu varlıklar) hiçbir şekilde varlık kokusunu almamışlardır [yokturlar]…. İşte bu anlatılan mana, şer’an ve aklen çeşitli mahzurlar meydana getirir. Bu manayı cevaplandırırken de, çok hile yollarına sapmış ve akıldan uzak teklifler yapmışlardır.” (Age, C. 1, s. 347-348.)

İmam Rabbânî, İbnü’l-Arabî’den farklı düşündüğünü şöyle ortaya koyar: “Lakin, bu fakir, zıllî [Allah’ın varlığına nispetle gölge durumunda olan] vücudu [varlığı] hariçte sabit görmektedir; onlar dahî zıllî vücudu, vehimde ve hayalde zannederler…. Mümkün [varlığı zorunlu olmayıp imkan dâhilinde olan], hariçte zıllî vücud ile hakikat yollu [gerçek olarak] mevcuttur. Onların sandıkları gibi, tahayyül [hayal] ve tevehhüm [vehim] yollu değildir.” (Age, C. 2, s. 930-931.) Görüldüğü gibi, İmam Rabbânî, Harun Yahya’nın yazdıklarının tam zıddını savunmaktadır.

25 Kasım 2010 Perşembe

Maddenin gerçeği 1


Bediüzzamanın eserlerinden 18. mektub hakkında

Birinci Mesele Hakkında


Birinci meselede bazı evliyaların mana aleminde gördükleri şeyleri, aynı ile maddi aleme tatbik etmelerindeki hataları izah ediliyor. Halbuki mana aleminin şartları ve yapısı ile maddi alemin şartları ve yapısı çok farklıdır. Bu farkı nazara almadan her iki alemi eşit görmüşler ve onu ona tatbik etmişler. Bu da bilimsel açıdan bazı çelişki ve itirazlara sebep olmuş.

Mesela; misal aleminde gördükleri Kaf Dağını yeryüzünde görmüş gibi tasvir etmişler. Kaf Dağı'nın cesamet ve büyüklüğünü öyle bir şekilde tasvir ediyorlar ki, dünyaya yerleşmesi mümkün değildir. O zaman haklı olarak ehli fen bu tasvirlere karşı çıkıyorlar. Zira coğrafya ilmine göre dünya üstünde böyle bir dağ mevcut değildir. Böyle olunca makbul olan bu evliyalar hakkında su-i zan oluşuyor.

İşte Üstad Hazretleri burada bu çelişki ve tutarsızlığı izah ediyor. Ne fennin beyanını inkar ediyor, ne de o makbul evliyaların gördüm dedikleri şeyin hakikatini reddediyor. Üstad onların gördüklerinin hak ve doğru olduğunu; lakin dünya üzerine tatbik etmelerinin hata olduğunu söylüyor. Onlar mana ve misal aleminde o yerleri görmüşler bu doğrudur, yalnız mana ve misal aleminin maddi alemle aralarında azim farklar var. Maddi alemde bir çakıl taşı, misal aleminde bir dağ gibi görünür. Maddi alemin küçük bir tarlası, misal aleminde büyük bir ova gibi yansır. İşte o zatların orada gördükleri geniş ve büyük kaf dağı, maddi alemdeki Himalaya Dağlarının mübalağalı bir tecellisi, bir yansımasıdır. Onların gördüğü haktır; ama gördüklerini aynı ile dünyaya tatbik etmeleri hatadır. İşin özü budur.

Üstad bu hakikati bahsi geçen yerde iki çobanın hikayesi ile izah ediyor. Rüya ve misal alemlerinde görülen şeylerin hükmünü doğru ve isabetli bir şekilde dünya şartlarına uyarlamak; ancak asfiya denilen derin alimlerin işidir. Bu zatlar başlangıçta asfiya makamına çıkamadıkları için, gördüklerini sağlıklı bir şekilde dünya şartlarına uyarlayamamışlar; ama daha sonra o makama çıkınca onlar da hatalarını görmüşler.

İkinci Mesele Hakkında

Vahdet-i Vücut: Kelime olarak "varlığı teklemek ve birlemek" anlamındadır. Allah’ın varlığı ve birliğinde bir istiğrak halidir. Yani Allah’ın varlığından başka varlıkları yok saymak ve inkar etmek halidir. Allah’tan başka mevcut yoktur, varlık sadece Allah’a ait bir durumdur demektir. Bu fikre göre masiva ve mahlukat diye bir şey yoktur, sadece Allah vardır.

Halbuki Ehl-i Sünnet "eşyanın hakikati sabittir" diyerek, mahlukatın vücudunu kabul etmişler. Bu yüzden bu meslek hali ve vicdani bir cezbe ve coşkunluk halidir, ilmi ve hakiki bir surete çevrilemez, çevrilirse çok imani problemler ortaya çıkar. Mesela; Allah’tan başka varlık yok denildiğinde ahiret, melekler, kitap, kader, gibi mahluk olan varlıklarında inkarı ortaya çıkar ki bu çok tehlikeli bir durumdur.

Ama İbn-i Arabi gibi zatlar bu manaları düşünmeden, sadece Allah’ın varlık mertebesini düşünerek ve o varlık boyutunda cezbeye gelerek, "Allah’tan başka mevcut yok" demişler, yoksa cezbesiz, akli ve muhakeme tarzında söylese dalalet olur. Bunların durumu güneş ışığının içinde gözü kamaşan bir adamın, sair zayıf ışıkları fark edememesi gibidir. İbn-i Arabi hazretleri Allah’ın varlık güneşinden gözü kamaştığı için, sair zayıf varlıkları görememiştir. Bundan dolayı da Allah’tan başka mevcut yok demiştir. Ama kendine geldiği zaman, yani gözündeki kamaşma gittiği zaman sair varlıkları kabul etmiştir. Bu sebepten dolayı ehlisünnet alimleri İbn-i Arabi’yi mazur saymışlardır.

Kalbi Allah sevgisi ile dolu olmayan ve maddeciliğe müptela olan birisi, vahdet-i Vücuttan dem vurursa kainat ve madde namına Allah’ı inkar eder. Felsefedeki Panteizm ve Monizm ekolünün iddia ettiği gibi varlık tektir; lakin varlık sadece şu aleme münhasırdır deyip Allah’ın ezeli ve ebedi vücudunu inkar eder. Bu zaman insanları böyle maddi hastalıklara müptela olduğu için, vahdet-i vücuttan dem vuramaz. Zira madde sevgisi iliklerine işlemiş, nasıl olur da onu tamamı ile inkar edebilir.

Bu fikre girmenin iki önemli sebebi vardır.

Birisi; mahlukat ve masivanın huzuru bozmasıdır.Yani nazarını Allah’a tevcih etmiş olan bu Allah dostları, masiva ve mahlukatı bu tevcihe bir engel görmüşler. Bu sebepten dolayı huzura zarar gelmemesi için masivayı inkar etmişler. Bir çeşit, Allah namına kainatı feda etmişler.

Diğer sebep ise; iman hakikatlerinin sair rükünlerini aklen ve ihata olarak idrak edememekten gelen bir saik ile mümkün varlık aleminden kaçınıp, Vacip olan Vücuda yani Allah’ın ezeli ve ebedi varlığına sığınmışlar. İbn-i Sina’nın haşir konusunda "akıl burada gitmez" dediği gibi bu zatlarda kalp merkezli bir meslek olmanın da bir dezavantajı ile imanın sair rükünlerinde aklen gidemedikleri için kendilerini ezeli varlıkta eritmişler.

Vahdet-i Şuhut: Allah’tan başka her şeyi unutmak ve sadece Allah’ın varlığına hasr-ı nazar etmektir. Masiva ve kainatı tamamı ile inkar etmek yerine, unutmak ve görmezlikten gelmek tarzı ile huzur-u İlahiyi temin etmektir. Bu meşrep eşyanın vücudunu inkar etmedikleri için, vahdet-i vücutta olduğu gibi mahzurlu ve riskli yönleri yoktur. Bu yüzden bu meslek diğerine nispetle daha sağlam ve riski olmayan bir meslektir.

Eski zamanda gemilerde kürek cezaları vardı, esirler geminin kürek odasına konulur ve unutulurdu. Aynı şekilde vahdet-i Şuhut da masiva ve kainatı nisyan odasına kilitleyip, Allah ile kul arasına girmesini önlemektir. Yani Allah’ı unutturacak her şeyi unutmak ile cezalandırmaktır. Bu meslek belki risksizdir; lakin bu maddeci asırda tatbiki zordur.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Maddenin gerçeği


Maddenin hakikatına dair birçok yazıyı okudum, maddenin sadece algı boyutunda olduğunu iddia edenlerin varlığını görünce ''Nasıl oluyor da böyle düşünebiliyorlar'' diye içimden geçirmedim desem yalan olur...

Bir sayfada bu konu hakkında belirttiğim görüşlerimin ''teolojik '' olduğu iddiasında bulunuldu , kendimle hasbihalimde ''Yahu bloğun ne güne duruyor :) '' dedim..

Maddenın gerçeği yada hakikati hakkında sahih yazıları paylaşmaya karar verdim..

İddia şu '' Madde ancak algı ve enerji boyutunda vardır , herşey ve insan gölge ve hayal varlıklardır '' diyorlar...

Biz de Kuranın ışığında aksini iddia ediyoruz.. ya biz onları anlamadık yada onlar bizi, bakalım bu yazı dizisinin sonunda ortaya çıkacak..

vesselam..