HESAP GÜNÜ from cihad2 on Vimeo.
30 Nisan 2009 Perşembe
Rahmetli İsmail Biçer'in sesinden Kur'an Ziyafeti..
İsmail Biçer from musfik ozturk on Vimeo.
Allah okuduğu her harfe binler sevab ile mukabele buyursun ,mekanı CENNET olsun inşallah..
Neam..
neam, neam..
sivrisinek tantanasını kesse,
bal arısı demdemesini bozsa;
sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz.
Zira kâinatı nağamatıyla raksa getiren hakaikın esrarını ihtizaza veren musika-i İlahiye hiç durmuyor.
Mütemadiyen güm güm eder.
Münazarat/ BEDİÜZZAMAN..
28 Nisan 2009 Salı
Risale-i Nurdan damlalar..
Allah kalbin bâtınını iman ve marifet ve muhabbeti için yaratmıştır. Kalbin zahirini, sair şeylere müheyya etmiştir. Cinayetkâr hırs kalbi deler, sanemleri içine idhal eder. Allah darılır, maksudunun aksiyle mücazat eder.
Dünyanın lezzetini zevkini saadetini rahatını istersen,meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz,o, keyfinize kafidir
Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez. Kitablar ve içtihadlar Kur'ana dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider
Bediüzzaman..
Dünyanın lezzetini zevkini saadetini rahatını istersen,meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz,o, keyfinize kafidir
Şeriatın yüzde doksanı -zaruriyat ve müsellemat-ı diniye- birer elmas sütundur. Mesail-i içtihadiye-i hilafiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altunun himayesine verilmez. Kitablar ve içtihadlar Kur'ana dûrbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı!
Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuttan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider
Bediüzzaman..
27 Nisan 2009 Pazartesi
Matlûb-u mecazi..
Bir matlûb ki, gurûbda gaybûbet etmeye mahkûmdur;
kalbin alâkasına,
fikrin merakına değmiyor,
âmâle mercî olamıyor, arkasında gam ve kederle teessüf etmeye lâyık değildir.
Nerede kaldı ki, kalb, ona perestiş etsin ve ona bağlansın kalsın
17. söz Bediüzzaman..
Hem.. hem.. hem..
Dünya madem fanidir.
Hem madem ömür kısadır.
Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem madem dünya sahipsiz değil.
Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet hakîm ve kerîm bir müdebbiri var.
Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.
Hem madem sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.
Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.
Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malâyani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
Bediüzzaman..
Hem madem ömür kısadır.
Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur.
Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır.
Hem madem dünya sahipsiz değil.
Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet hakîm ve kerîm bir müdebbiri var.
Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır.
Hem madem sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur.
Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır.
Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.
Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için ahireti unutmasın, ahiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malâyani şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.
Bediüzzaman..
21 Nisan 2009 Salı
20 Nisan 2009 Pazartesi
Tefekkür Damlaları, Kelime-i Tevhid
Tefekkür Damlaları, Kelime-i Tevhid from NurPenceresi on Vimeo.
Risale-i Nur' dan istifade edilerek hazırlanmış Kelime-i Tevhid' le alakalı bir sinevizyon
20 nisan
Bugün Geri Kalan Ömrümün İlk Günü....
'Bugün
Geri kalan
Nefesleri sayılı ömrümün
ilk günü Bugün
Yaşadığım hayatın
Yarım asra ulaştığı gün
Bugün
Kum saatimin
Yarısının
Boşaldığı gün,
Bugün,
saçlarımdaki kırların
Ahreti haber verecek kadar
Kar beyazı olduğu gün
Bugün sevdiklerime
Yeniden onları
Çok ama pek çok sevdiğimi
Söylemek istediğim gün
Bugün geçmişimle
Hesaplaştığım
Geleceğe umutla baktığım
Anı yaşama sözü verdiğim gün
Bugün Rabbime karşı
Sorumluluklarımı hissederek
Yapmam gerekenleri çek ettiğim
Nasuh tevbesiyle ona sığındığım gün
Bugün daha çok insanları sevmeye
Daha az hatalarını görmeye
Asla kalp kırmamaya
Gönül almaya söz verdiğim gün
'Bugün
Geri kalan
Nefesleri sayılı ömrümün
ilk günü Bugün
Yaşadığım hayatın
Yarım asra ulaştığı gün
Bugün
Kum saatimin
Yarısının
Boşaldığı gün,
Bugün,
saçlarımdaki kırların
Ahreti haber verecek kadar
Kar beyazı olduğu gün
Bugün sevdiklerime
Yeniden onları
Çok ama pek çok sevdiğimi
Söylemek istediğim gün
Bugün geçmişimle
Hesaplaştığım
Geleceğe umutla baktığım
Anı yaşama sözü verdiğim gün
Bugün Rabbime karşı
Sorumluluklarımı hissederek
Yapmam gerekenleri çek ettiğim
Nasuh tevbesiyle ona sığındığım gün
Bugün daha çok insanları sevmeye
Daha az hatalarını görmeye
Asla kalp kırmamaya
Gönül almaya söz verdiğim gün
ALINTI..
.
Bugün benım doğum günüm..(:
19 Nisan 2009 Pazar
Hoşgeldin ey sevgili..

HOŞGELDİN (Dinlemek için tıklayınız)!!!
Bu şiirde hüzün yok
Bugün hüzün yok bize
Sultanlar sultanının doğduğu o geceyi, o benzersiz geceyi çoşkuyla anıyoruz
Aleme ervah, bugün bizimle beraberdiniz
Meleği ala beraberdir bizimle
Ve şimdi biz meleklerle diz dize
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi, yer Mekke
Ebu Tâlib mahallesi Leyl çarşısı
Bu şiirde hüzün yok
Bugün hüzün yok bize
Sultanlar sultanının doğduğu o geceyi, o benzersiz geceyi çoşkuyla anıyoruz
Aleme ervah, bugün bizimle beraberdiniz
Meleği ala beraberdir bizimle
Ve şimdi biz meleklerle diz dize
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi, yer Mekke
Ebu Tâlib mahallesi Leyl çarşısı
Bir ev Abdulmuttalib’den oğlu Abdullah’a kalan
Bir hane şimdi Abdullah ‘da yok,karanlık ve Hz. Amine
Üflesen sönecek gibi yıldızlar
Ve beklenen bir var, O ...
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi yıl 571
Nisan ayının yirmisi,günlerden Pazartesi
Ebu Talib mahallesinde saadetli bir ev, saadetli bir oda
Abdimenaf kızlarını andıran huriler dolaşıyor oda da
Birinin elinde cam bir kase var içi şerbet dolu ama sanki kar
Hadi al, bu içecek cennet tavıdır ,al ve iç
Bu sana Allah’ın ikramıdır.
Ve yudumlanıyor şerbet
Allah’ın adıyla
O anda beyaz bir kuş bembeyaz kanadıyla Hz Amine’nin sırtını sıvazlıyor
Ve beklenen biri var , O...
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi
Vakit seher vakti, yıldızlara uzansan tutacaksın
Hele biri var ki küçücük bir dolunay sanki
Bu onun yıldızı, ve bir nur denizi, O’nun denizi
Semave vadisi sular altında
Çünkü O geliyor
Çekilen ve kuruyan Save gölü , sönen Mecusi ateşi
Çünkü O geliyor
Zincire vurulan şeytan göklerden kovuluyor
Kisra saraylarından çatırdılar geliyor, çünkü dünyaya O geliyor
Ve gökten inen üç melek ellerinde üç bayrak
Biri güneşin doğduğu yerde,biri battığı yerde güneşin
Diğeri Kabe’nin üzerinde müjdesini veriyor kainat güneşinin...
Bu muştunun ardından kat be kat semalardan boşalıyor melekler
Allah’ın rahmeti üzerine olsun ey Nebi...
Ve bir nur doğdu ayın ondördü gibi
O doğdu, kalplere sürur doğdu
Gerçek oldu annesinin rüyası
Hz.İbrahim’in duası kabul oldu
Yer de ve gökte övülecek şan doğdu
Ümmetinin göz nuru habibi zişan doğdu
Şimdi kaplasın onu bir ak bulut
Ve dolaştırsın melekler, doğuyu ve batıyı
Varlıklar onu birde suretiyle tanısın
Yusuf’u görüpte parmağını kesenler baksın bir kez O’na da yürekleri doğransın
Hoş geldin ey ledün ilminin sultanı
Kabe’nin canı,
Dertlilerin dermanı,
Hoş geldin ey cihanın padişahı !
Kur’an’nın sırrı
İrfan ehlinin şahı
Hoş geldin ey enbiyalar sultanı !
Cemal bahçesinin bülbülü
Kainatın nazlı gülü,
Hoş geldin...
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi
Yirmibirinci yüzyıl
Olanca genişliği ile yeryüzü
Ve efendiler efendisi gönüllerde doğmaya devam ediyor...
Ey Nebi
Alemlere rahmet geldi
Sana sâlat ve selam
Efendimiz
Hoş geldin....
Bir hane şimdi Abdullah ‘da yok,karanlık ve Hz. Amine
Üflesen sönecek gibi yıldızlar
Ve beklenen bir var, O ...
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi yıl 571
Nisan ayının yirmisi,günlerden Pazartesi
Ebu Talib mahallesinde saadetli bir ev, saadetli bir oda
Abdimenaf kızlarını andıran huriler dolaşıyor oda da
Birinin elinde cam bir kase var içi şerbet dolu ama sanki kar
Hadi al, bu içecek cennet tavıdır ,al ve iç
Bu sana Allah’ın ikramıdır.
Ve yudumlanıyor şerbet
Allah’ın adıyla
O anda beyaz bir kuş bembeyaz kanadıyla Hz Amine’nin sırtını sıvazlıyor
Ve beklenen biri var , O...
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi
Vakit seher vakti, yıldızlara uzansan tutacaksın
Hele biri var ki küçücük bir dolunay sanki
Bu onun yıldızı, ve bir nur denizi, O’nun denizi
Semave vadisi sular altında
Çünkü O geliyor
Çekilen ve kuruyan Save gölü , sönen Mecusi ateşi
Çünkü O geliyor
Zincire vurulan şeytan göklerden kovuluyor
Kisra saraylarından çatırdılar geliyor, çünkü dünyaya O geliyor
Ve gökten inen üç melek ellerinde üç bayrak
Biri güneşin doğduğu yerde,biri battığı yerde güneşin
Diğeri Kabe’nin üzerinde müjdesini veriyor kainat güneşinin...
Bu muştunun ardından kat be kat semalardan boşalıyor melekler
Allah’ın rahmeti üzerine olsun ey Nebi...
Ve bir nur doğdu ayın ondördü gibi
O doğdu, kalplere sürur doğdu
Gerçek oldu annesinin rüyası
Hz.İbrahim’in duası kabul oldu
Yer de ve gökte övülecek şan doğdu
Ümmetinin göz nuru habibi zişan doğdu
Şimdi kaplasın onu bir ak bulut
Ve dolaştırsın melekler, doğuyu ve batıyı
Varlıklar onu birde suretiyle tanısın
Yusuf’u görüpte parmağını kesenler baksın bir kez O’na da yürekleri doğransın
Hoş geldin ey ledün ilminin sultanı
Kabe’nin canı,
Dertlilerin dermanı,
Hoş geldin ey cihanın padişahı !
Kur’an’nın sırrı
İrfan ehlinin şahı
Hoş geldin ey enbiyalar sultanı !
Cemal bahçesinin bülbülü
Kainatın nazlı gülü,
Hoş geldin...
Rebiüevvel ayının onikinci gecesi
Yirmibirinci yüzyıl
Olanca genişliği ile yeryüzü
Ve efendiler efendisi gönüllerde doğmaya devam ediyor...
Ey Nebi
Alemlere rahmet geldi
Sana sâlat ve selam
Efendimiz
Hoş geldin....
İnleyen Bir Nâyım..

Derd-i isyana müptelâyım Yâ Resûlallâh!
Kapında bir bahtı karayım Yâ Resûlallâh!
Umardım hep cemâl-i pâkinden tecellîler,
Bak şimdi; firâka sezâyım Yâ Resûlallâh!
İnlerken nây–ı kalbim ümîd–i feyzinle dâim,
Cürmümle o demde cüdâyım Yâ Resûlallâh!
Saçılır iklim-i pâkinden âleme rahmet,
Ben neden kuruyup solayım Yâ Resûlallâh!
Ne şevkti tüterken bûyun herdem seherlerde,
Ya şimdi, inleyen bir nâyım Yâ Resûlallâh!
Kabul kıl mücrimi, kovma kapından ne olur!
Kovarsan kime sızlanayım Yâ Resûlallâh!
Yanmışım isyanla, yakma hicranla Ey Nebî!
Bittim billahi; pür şekvâyım Yâ Resûlallâh!
Günah bana yaraşmaz, doğru… Af senin şânın
Sen varken kime dert yanayım Yâ Resûlallâh!
M. Fethullah GÜLEN
Kapında bir bahtı karayım Yâ Resûlallâh!
Umardım hep cemâl-i pâkinden tecellîler,
Bak şimdi; firâka sezâyım Yâ Resûlallâh!
İnlerken nây–ı kalbim ümîd–i feyzinle dâim,
Cürmümle o demde cüdâyım Yâ Resûlallâh!
Saçılır iklim-i pâkinden âleme rahmet,
Ben neden kuruyup solayım Yâ Resûlallâh!
Ne şevkti tüterken bûyun herdem seherlerde,
Ya şimdi, inleyen bir nâyım Yâ Resûlallâh!
Kabul kıl mücrimi, kovma kapından ne olur!
Kovarsan kime sızlanayım Yâ Resûlallâh!
Yanmışım isyanla, yakma hicranla Ey Nebî!
Bittim billahi; pür şekvâyım Yâ Resûlallâh!
Günah bana yaraşmaz, doğru… Af senin şânın
Sen varken kime dert yanayım Yâ Resûlallâh!
M. Fethullah GÜLEN
17 Nisan 2009 Cuma
Günah Duygusu
Batıcılar, bizim günah duygumuzdan yakınıp dururlar..
Bu, güya hayatı olanca doluluğuyla yaşamaya engel oluyormuş!
Halbuki, İslamda günah, suçlarla ilgilidir..
Suç Alanının sınırlarını, siyah bir halenin içine almaktadır günah çizgisi..
Suçluluk halimizin masumluk halimize karışmasına ve kaynaşmasına engel olmaktadır..Hayatın içinde bir masumluk
kontrolü sağlamaktadır, bir bakıma bir şuurdur günah duygusu.
Bir yandan da hayayla, utançla sıkı sıkıya ilgilidir bu duygu..
İslam hayayı inancın bütünleyicisi kabul etmiştir..
Allah’tan utanma, günah konularına yaklaşmaktan bile alıkor insanı.. Utanan insanın düşüncesi yüzüne vurur..
Onun için kötülüğü düşünmek bile istemez utanan insan..
Utanış ve günah işleme korkusu, suç, haram ve günah alanlarından uzak tutar müslümanı..Böylece müslümanın
hayatı, kendiliğinden bir arılık, bir temizlik kazanır.
Bu duygular, ruha bağışlanmış büyük manevi nimetlerdir..
Bağışlar ve armağanlardır.
Dinin, insanın yüklendiği borçları kolaylaştırıcı kuvvetleridir..
Mu’minler, öteye ve ötede hesap vermeye inanarak, sevgisiyle yücelerek, korkusu, günah işleme korkusu, Alahtan
ve insanlardan utanma duygusu ile, kötüye karşı bir hisar kurmuşlardır ruhlarında..
Sağlam bir SURdur bu, şeytanın girişinden ruhu koruyan..
Sağlam bir kaledir bu, mazgallarından şeytanın taşlandığı..
Kurşun yerine taşa dizildiği..
Hıristiyanlıkta günah, gözle görülür, ele tutulur suçtan koparılmıştır..Yani suç ve günah açık-seçik
belirlenmemiştir..İnsan doğuştan suçludur. Hiç bir suç işlemese bile yine suçludur. İnsan olduğu için suçludur.
Suç ve günah masum hayatın içine karışmıştır. Bir kader gibi insanı terketmez.. Gerçek bir suç, bir bakarsınız
hıristiyanın gözünde suç değildir de veya suç değilmişçesine bir tavırla karşılanır da, hiç de suç olmayan bir tavır
afedilmez bir suç sayılır..Hıristiyanlık soyut suçlarla suçlar insanı! Bir leke gibi doğuştan alında getirilen ve asla
çıkmayan suçlarla..
Doğuda yüzyılımızda kadrolaşan batıcılar, ne İslam’ın gerçek, ne de hıristiyanlığın fantastik günah duygusunu kabul
ederler..
Komünistlerse, adeta tam bir reaksiyon halinde dinin günah ve suç saydığı her şeyi mübah, mübah saydığı her şeyi
de suç ve afyonlama kabul ederler..
Böylece zihinlerde ve gönüllerde suç sayılan haller üzerine insanların dünya görüşlerine göre ayrıldıkları bir vakıa
olur. Dinin baskı altına alındığı yerlerde suç kavramı kesinliğini yitirir ve bulanır..
Her zaman suç işlemeye yatkın, daha doğrusu işlediğinin suç olup-olmadığını bile kavramakta güçlük çeken bir
gençlik türer!
Bir zamanlar Fransız düşünürlerini uzun süre kıvrandıran “sebepsiz davranış” ve suç doğar.
Bugün Avrupa gençliğinin kaynayışının asıl sebebi de, bu sebepsiz suçların yayılmasından başka bir şey değildir.
Suç, mübah, sevap ve günah eşit olunca, genç adam kendini rahatlıkla içgüdülerinin akıntısına koyverebilmektedir..
Sorumsuz yaşayıştan kundakçılığa, adam öldürmeye rahatlıkla sıçramaktadır..
Elbet, meselenin bir de öbür yüzü vardır. baba nesli de, büyüklük ödevini, şefkati ve merhameti unutmuştur..
Çünkü o da, günah işleme korkusundan mahrumdur.
Sanki arzın üzerinde hiç ölmeden kıyamete kadar payidar olacaklardır..Öldükten sonra hesap verme düşüncesine
ise asla yanaşmamaktadırlar.
Sözde, her şeyi akıla çözeceklerdir. Dinin terbiye etmediği bir aklın, içgüdülerin ve egonun nasıl bir bir kölesi
olduğunu düşünmek bile istemezler.
Günah kompleksiyle donmuş, umutsuzluğa kapılmış bir insanı din de istemez!
Günah duygusu müsbet bir duygudur ama günah kompleksi bir tür hastalıktır. Günah duygusundan mahrum bir insanlık, hayvanlığa yakındır..
Günah kompleksi ise hastalık işaretidir.
Orta ve doğru yol, insanı günah işlemekten koruyan günah duygusuna sahip olma halidir..
İnsan, yalnızken ve kalabalıktayken, her durumda ve her yerde işlediğini bu duyguyla ölçüp biçecek, tartacaktır.
O zaman kendisine ve başkalarına yarayışsız bir fiilden kaçınacaktır..
Ama bu duygu kaybolmuşsa vay insanın ve insanlığın başına gelene!.. Sezai Karakoç
Bu, güya hayatı olanca doluluğuyla yaşamaya engel oluyormuş!
Halbuki, İslamda günah, suçlarla ilgilidir..
Suç Alanının sınırlarını, siyah bir halenin içine almaktadır günah çizgisi..
Suçluluk halimizin masumluk halimize karışmasına ve kaynaşmasına engel olmaktadır..Hayatın içinde bir masumluk
kontrolü sağlamaktadır, bir bakıma bir şuurdur günah duygusu.
Bir yandan da hayayla, utançla sıkı sıkıya ilgilidir bu duygu..
İslam hayayı inancın bütünleyicisi kabul etmiştir..
Allah’tan utanma, günah konularına yaklaşmaktan bile alıkor insanı.. Utanan insanın düşüncesi yüzüne vurur..
Onun için kötülüğü düşünmek bile istemez utanan insan..
Utanış ve günah işleme korkusu, suç, haram ve günah alanlarından uzak tutar müslümanı..Böylece müslümanın
hayatı, kendiliğinden bir arılık, bir temizlik kazanır.
Bu duygular, ruha bağışlanmış büyük manevi nimetlerdir..
Bağışlar ve armağanlardır.
Dinin, insanın yüklendiği borçları kolaylaştırıcı kuvvetleridir..
Mu’minler, öteye ve ötede hesap vermeye inanarak, sevgisiyle yücelerek, korkusu, günah işleme korkusu, Alahtan
ve insanlardan utanma duygusu ile, kötüye karşı bir hisar kurmuşlardır ruhlarında..
Sağlam bir SURdur bu, şeytanın girişinden ruhu koruyan..
Sağlam bir kaledir bu, mazgallarından şeytanın taşlandığı..
Kurşun yerine taşa dizildiği..
Hıristiyanlıkta günah, gözle görülür, ele tutulur suçtan koparılmıştır..Yani suç ve günah açık-seçik
belirlenmemiştir..İnsan doğuştan suçludur. Hiç bir suç işlemese bile yine suçludur. İnsan olduğu için suçludur.
Suç ve günah masum hayatın içine karışmıştır. Bir kader gibi insanı terketmez.. Gerçek bir suç, bir bakarsınız
hıristiyanın gözünde suç değildir de veya suç değilmişçesine bir tavırla karşılanır da, hiç de suç olmayan bir tavır
afedilmez bir suç sayılır..Hıristiyanlık soyut suçlarla suçlar insanı! Bir leke gibi doğuştan alında getirilen ve asla
çıkmayan suçlarla..
Doğuda yüzyılımızda kadrolaşan batıcılar, ne İslam’ın gerçek, ne de hıristiyanlığın fantastik günah duygusunu kabul
ederler..
Komünistlerse, adeta tam bir reaksiyon halinde dinin günah ve suç saydığı her şeyi mübah, mübah saydığı her şeyi
de suç ve afyonlama kabul ederler..
Böylece zihinlerde ve gönüllerde suç sayılan haller üzerine insanların dünya görüşlerine göre ayrıldıkları bir vakıa
olur. Dinin baskı altına alındığı yerlerde suç kavramı kesinliğini yitirir ve bulanır..
Her zaman suç işlemeye yatkın, daha doğrusu işlediğinin suç olup-olmadığını bile kavramakta güçlük çeken bir
gençlik türer!
Bir zamanlar Fransız düşünürlerini uzun süre kıvrandıran “sebepsiz davranış” ve suç doğar.
Bugün Avrupa gençliğinin kaynayışının asıl sebebi de, bu sebepsiz suçların yayılmasından başka bir şey değildir.
Suç, mübah, sevap ve günah eşit olunca, genç adam kendini rahatlıkla içgüdülerinin akıntısına koyverebilmektedir..
Sorumsuz yaşayıştan kundakçılığa, adam öldürmeye rahatlıkla sıçramaktadır..
Elbet, meselenin bir de öbür yüzü vardır. baba nesli de, büyüklük ödevini, şefkati ve merhameti unutmuştur..
Çünkü o da, günah işleme korkusundan mahrumdur.
Sanki arzın üzerinde hiç ölmeden kıyamete kadar payidar olacaklardır..Öldükten sonra hesap verme düşüncesine
ise asla yanaşmamaktadırlar.
Sözde, her şeyi akıla çözeceklerdir. Dinin terbiye etmediği bir aklın, içgüdülerin ve egonun nasıl bir bir kölesi
olduğunu düşünmek bile istemezler.
Günah kompleksiyle donmuş, umutsuzluğa kapılmış bir insanı din de istemez!
Günah duygusu müsbet bir duygudur ama günah kompleksi bir tür hastalıktır. Günah duygusundan mahrum bir insanlık, hayvanlığa yakındır..
Günah kompleksi ise hastalık işaretidir.
Orta ve doğru yol, insanı günah işlemekten koruyan günah duygusuna sahip olma halidir..
İnsan, yalnızken ve kalabalıktayken, her durumda ve her yerde işlediğini bu duyguyla ölçüp biçecek, tartacaktır.
O zaman kendisine ve başkalarına yarayışsız bir fiilden kaçınacaktır..
Ama bu duygu kaybolmuşsa vay insanın ve insanlığın başına gelene!.. Sezai Karakoç
12 Nisan 2009 Pazar
Tefeül..
Kul , hakkını helal et geç oldu farkındayım.. ama senın benı anlayacağını biliyorum..senın için ''Sözler'' kitabından bir tefeül açtım..
''Hem meselâ اُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ da bir sükût var, bir ıtlak var.
Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş.
Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun.
Çünki bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır.
Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür.
Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder.
Bir kısım, yalnız rıza-yı İlahîyi rica eder.
Bir kısım, rü’yet-i İlahiyeyi gaye-i emel bilir ve hâkeza.. bunun gibi pek çok yerlerde Kur’an, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun.
Hazfeder, tâ çok manaları ifade etsin.
Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحُونَ der.
Neye felah bulacaklarını tayin etmiyor.
Güya o sükûtla der: “Ey müslümanlar! Müjde size. Ey müttaki! Sen Cehennem’den felah bulursun. Ey sâlih! Sen Cennet’e felah bulursun. Ey ârif! Sen rıza-yı İlahîye nail olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.” ve hâkeza…
İşte Kur’an, câmiiyet-i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan her birisinin binler misallerinden yalnız nümune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin. ( sözler-394)..
''Hem meselâ اُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ da bir sükût var, bir ıtlak var.
Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş.
Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun.
Çünki bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır.
Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür.
Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder.
Bir kısım, yalnız rıza-yı İlahîyi rica eder.
Bir kısım, rü’yet-i İlahiyeyi gaye-i emel bilir ve hâkeza.. bunun gibi pek çok yerlerde Kur’an, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun.
Hazfeder, tâ çok manaları ifade etsin.
Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحُونَ der.
Neye felah bulacaklarını tayin etmiyor.
Güya o sükûtla der: “Ey müslümanlar! Müjde size. Ey müttaki! Sen Cehennem’den felah bulursun. Ey sâlih! Sen Cennet’e felah bulursun. Ey ârif! Sen rıza-yı İlahîye nail olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.” ve hâkeza…
İşte Kur’an, câmiiyet-i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan her birisinin binler misallerinden yalnız nümune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin. ( sözler-394)..
10 Nisan 2009 Cuma
Kusursuz dostmu arıyorsun..?
Maharet hem iylikten ,hem de kötülükten iylik devşirmekte saklıdır.
Bir bilge iki kovayı omuzlarına alıp uzaklardakı nehirden saraya su taşırmış.Kovalardan biri delik olduğundan ,saraya varınyaca kadar suyunun yarısı damlayarak azalırmış.
Yol boyunca sağlam kova,delik kovayı küçümser ,kendisinin iki kat başarılı olduğundan dem vururmuş.Bu duruma üzülen delik kova aradan geçen iki yılın sonunda üzüntüsünü bilgeye aktarmış .
"Benim yüzümden iki kat emek çekiyor daha çok yoruluyorsunuz"demiş
Tebessüm etmiş bilge şefkatle.
"Olur mu öyle şey?Ben de biliyorum senin su damlattığını .Bu yüzden,yol boyunca senin olduğun tarafa çiçekler ektim.
Bak şu çiçeklere ,her geçişimde onları sen suladın ve sarayı senin suyunla yetişmiş çiçeklerle süslüyorum.
Senin bu eksik yönün olmasaydı,ne şu yollar çiçeklerle gülebilirdi,ne de saray süslenebilirdi.
"Sağlam kovanın üstünlüğü kibirlenmesine yol açmış.Delik kovanın tevazusu da çiçekler üretmiş.
DÜNYADA KUSURSUZ İNSAN BULMAK İMKANSIZDIR.EN TEMİZ İNSANLARIN BİLE EKSİK YÖNLERİ VARDIR.EKSİK YÖNLERİMİZ OLMASAYDI,BİRBİRİMİZE TUTUNMAYA ,ZAYIFLIKLARIMIZI YARDIMLA GİDERMEYE ,BİRBİRİMİZDEN DERS ALMAYA ÇALIŞAMAZ ,PARÇALANIR GİDERDİK.
Muhammed Bozdağ ın Sevgi zekası adlı kitabından alıntıdır.
Bir bilge iki kovayı omuzlarına alıp uzaklardakı nehirden saraya su taşırmış.Kovalardan biri delik olduğundan ,saraya varınyaca kadar suyunun yarısı damlayarak azalırmış.
Yol boyunca sağlam kova,delik kovayı küçümser ,kendisinin iki kat başarılı olduğundan dem vururmuş.Bu duruma üzülen delik kova aradan geçen iki yılın sonunda üzüntüsünü bilgeye aktarmış .
"Benim yüzümden iki kat emek çekiyor daha çok yoruluyorsunuz"demiş
Tebessüm etmiş bilge şefkatle.
"Olur mu öyle şey?Ben de biliyorum senin su damlattığını .Bu yüzden,yol boyunca senin olduğun tarafa çiçekler ektim.
Bak şu çiçeklere ,her geçişimde onları sen suladın ve sarayı senin suyunla yetişmiş çiçeklerle süslüyorum.
Senin bu eksik yönün olmasaydı,ne şu yollar çiçeklerle gülebilirdi,ne de saray süslenebilirdi.
"Sağlam kovanın üstünlüğü kibirlenmesine yol açmış.Delik kovanın tevazusu da çiçekler üretmiş.
DÜNYADA KUSURSUZ İNSAN BULMAK İMKANSIZDIR.EN TEMİZ İNSANLARIN BİLE EKSİK YÖNLERİ VARDIR.EKSİK YÖNLERİMİZ OLMASAYDI,BİRBİRİMİZE TUTUNMAYA ,ZAYIFLIKLARIMIZI YARDIMLA GİDERMEYE ,BİRBİRİMİZDEN DERS ALMAYA ÇALIŞAMAZ ,PARÇALANIR GİDERDİK.
Muhammed Bozdağ ın Sevgi zekası adlı kitabından alıntıdır.
Ümit ve İyimserlik..
Her şeyin iyi cihetini ve güzel veçhesini görmek, yani imanlı bir nikbinliğe (iyimserliğe) malik olmak, güzel huy ve ahlâkla meşru dairede yaşamak ve bundan İlâhî bir haz duymak akıl, kalp ve ruhun her zamanki durumu olmalıdır
Ruh, akıl ve kalp eğer maarif-i İlâhiye ile, ilm-i iman ve marifetullahı ders veren Risale-i Nur’la salim ise; en tehlikeli anlarda, bedbinlik veren en ümitsiz hallerde, yaşamayı çok acı bulduğun en bunaltıcı ve buhranlı çağlarda, inim inim inlediğin saatlerde bile nikbin (iyimser) olabilirsin
Nikbin olmakla da hayatın dağlarvari dağdağaları altında ezilmekten kurtulmak için şahlar gibi şahlanabilirsin ve şahlanmalısın
Bilhassa yeis, ümitsizlik ve bedbinlik hislerinin sana musallat olduğu çağlarda ve zamanlarda bütün nikbinlik ve cesaretini ele alarak yeisin attığı sefahet yatağından fırlamalısın ve fırlayacak kudretin özünde mevcut olduğunu bilmelisin
Gözlerinin ümit, saadet ve muvaffakiyet sürurunun ve sevincinin parlak kıvılcımlarıyla parladığını âyineye bakıp görmelisin
Sakın hiçbir zaman deme ki; her işin kötü gittiği bir sırada, insan nasıl ümitvâr ve nikbin olabilir?
Nikbin bir vaziyete sahip olmak demek; daima kuvvet-i imanla dayanmaya, en kötü durumlarda bile herşeyi iyi görmeye, hadiseleri mümkün olabilen en müsbet, yani en olabilir taraflarını elde edebilecek surette karşılamaya hazır bulunan ruhun müsbet bir durumuna erişmektir
Ruh böyle bir durumu birden bire elde edemez Ancak bilmelidir ki irade, sabır, sebat ve enerji ile herşeye vasıl olunur
Gelişigüzel yaşayan adam ölüme sürüklenir Hadiseleri ve güçlükleri yenmek elinde değilse bile hiç olmazsa kendi kendine telkinlerde bulunmalısın ve istiğfar ve “hasbünallâhu ve ni’me’l-vekil” duasına devam etmelisin
Zübeyir Gündüzalp
Ruh, akıl ve kalp eğer maarif-i İlâhiye ile, ilm-i iman ve marifetullahı ders veren Risale-i Nur’la salim ise; en tehlikeli anlarda, bedbinlik veren en ümitsiz hallerde, yaşamayı çok acı bulduğun en bunaltıcı ve buhranlı çağlarda, inim inim inlediğin saatlerde bile nikbin (iyimser) olabilirsin
Nikbin olmakla da hayatın dağlarvari dağdağaları altında ezilmekten kurtulmak için şahlar gibi şahlanabilirsin ve şahlanmalısın
Bilhassa yeis, ümitsizlik ve bedbinlik hislerinin sana musallat olduğu çağlarda ve zamanlarda bütün nikbinlik ve cesaretini ele alarak yeisin attığı sefahet yatağından fırlamalısın ve fırlayacak kudretin özünde mevcut olduğunu bilmelisin
Gözlerinin ümit, saadet ve muvaffakiyet sürurunun ve sevincinin parlak kıvılcımlarıyla parladığını âyineye bakıp görmelisin
Sakın hiçbir zaman deme ki; her işin kötü gittiği bir sırada, insan nasıl ümitvâr ve nikbin olabilir?
Nikbin bir vaziyete sahip olmak demek; daima kuvvet-i imanla dayanmaya, en kötü durumlarda bile herşeyi iyi görmeye, hadiseleri mümkün olabilen en müsbet, yani en olabilir taraflarını elde edebilecek surette karşılamaya hazır bulunan ruhun müsbet bir durumuna erişmektir
Ruh böyle bir durumu birden bire elde edemez Ancak bilmelidir ki irade, sabır, sebat ve enerji ile herşeye vasıl olunur
Gelişigüzel yaşayan adam ölüme sürüklenir Hadiseleri ve güçlükleri yenmek elinde değilse bile hiç olmazsa kendi kendine telkinlerde bulunmalısın ve istiğfar ve “hasbünallâhu ve ni’me’l-vekil” duasına devam etmelisin
Zübeyir Gündüzalp
7 Nisan 2009 Salı
Blog ödülü..
Ümidim Blog ödülü vermiş bana ,nezaketin den dolayı çok teşekkür ederim kendisine..sanırım bende birkaç kişiye vermeliyim diye düşünürken Ümidimin krıter konusundaki yaklaşımı hoşuma gittiği için , ben de ödüllerimi..
ve
Zehra fındıklı ya hediye ediyorum..
Sizler de bu ödülü devam ile çoğaltabilirsiniz..(:
selamlar..sevgiler..
Çok sevdiğim Arkadaşım kelimelerin ahengi ise bir ödül vermiş.. (: kendisine çok teşekkür ederim ..
bu ödülüde malum isimlerini zikrettiğim arkadaşlara veriyorum..
6 Nisan 2009 Pazartesi
Cehennemden kaçın!
Peygamberimiz ( s.a.v) :
"Cehennemin bir benzerini görmedim!
Kendinden hem kaçıyorlar, hem de kaygısız uyuyorlar.
Cennet gibisini de görmedim.!
Onu hem istiyorlar, hem de uyuyorlar,ibadet yapmıyorlar "
" İki büyük şeyi unutmayın:Cenneti ve cehennemi"dedikten sonra o kadar ağladıki, gözlerinden akan yaşlar sakalının iki yanını ıslattı.
Daha sonra şöyle buyurdu:"Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki , ahiret hakkında bildiklerimi bilseniz taşraya çıkar, günahlarınızı düşünerek başınıza toprak saçardınız."
"Cehennemin bir benzerini görmedim!
Kendinden hem kaçıyorlar, hem de kaygısız uyuyorlar.
Cennet gibisini de görmedim.!
Onu hem istiyorlar, hem de uyuyorlar,ibadet yapmıyorlar "
" İki büyük şeyi unutmayın:Cenneti ve cehennemi"dedikten sonra o kadar ağladıki, gözlerinden akan yaşlar sakalının iki yanını ıslattı.
Daha sonra şöyle buyurdu:"Kudret ve iradesiyle yaşadığım Allah'a yemin ederim ki , ahiret hakkında bildiklerimi bilseniz taşraya çıkar, günahlarınızı düşünerek başınıza toprak saçardınız."
BEŞ YÜZ SENE İBADET EDEN ZATIN DURUMU
BEŞ YÜZ SENE İBADET EDEN ZATIN DURUMU
CENNET ALLAH'IN LÜTFU VE İHSANIDIR....
Resul- i Ekrem (sav):
"biraz önce Cebrail (as) yanıma geldi ve dedi ki:
"Ya Muhammed! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kullarından biri, genişliği ve uzunluğu otuz arşın olan denizde bulunan bir dağın tepesinde Rabbine beş yüz sene ibadet etti. Deniz onu her taraftan dört bin fersah kuşatıyordu.Allah Teala ona parmak gibi bir yerden , tatlı su akıtan, çoğalıp dağın eteğinde toplanan bir kaynak çıkardı.Bir nar ağacı , ibadet ettiği her günün gecesinde ona bir nar veriyordu.Akşam olunca abdestini tazeleyip bu narı alarak yiyordu.Sonra namaza kalkıp, eceli geldiğinde secdede iken ruhunu alması için yalvarıyordu."
"Allah onun duasını kabul etti. Biz melekler ona uğrarız, onun hakkında geleceğe ait şu bilgileri elde ederiz:
"O kıyamet günü diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarılınca, Allah Teala:
"Kulumu rahmetimle cennete koyunuz" buyurur.kul :
"Ya Rabbi! Ömür boyu işlediğim amelimle cennete gireyim."
Allah Teala yine:
"Kulumu rahmetimle cennete koyunuz"
"Ya Rabbi ! Amelimle girmeyi isterim" deyince:
"Kulumun ameli ile benim verdiğim nimetimi kıyaslayınız" buyurur.Göz nimetinin, beş yüz senelik ibadetten daha ağır geldiği anlaşılır. Allah'ın kuluna verdiği sıhhat nimeti, şükrü eda edilmemiş olarak kalır.Allah Teala:
"Kulumu cehenneme atınız" buyurup cehenneme doğru sürüklenince:
"Ya Rabbi! Rahmetinle beni cennete koy" diye yalvarır.Allah Teala:
"Ey kulum! Sen hiçbir şey değilken seni kim yarattı?"
"Sen yarattın Rabbim!"
"Sana beş yüz sene ibadet etmek için , kim kuvvet verdi?"
" Sen Ya Rabbi"
" Seni koca denizin ortasında bir dağa indiren, sana tuzlu suların ortasında tatlı su çıkaran, senede bir defa meyve veren ağaçtan her gece bir nar bitiren, sen secde halinde ölmeyi arzu ettiğinde, duanı kabul eden kimdir?"
"Sensin Ya Rabbi!"
"İşte bunlar benim rahmetim iledir. Seni de rahmetimle cennetime koyacağım."
"Ey meleklerim! Kulumu cennete koyunuz.Ey kulum! Sen ne iyi bir kulsun buyurur ve onu cennetine koyar. Cebrail (as) sonunda:
"Ya Muhammed! Her şey Allah'ın rahmeti iledir" der.
CENNET ALLAH'IN LÜTFU VE İHSANIDIR....
Resul- i Ekrem (sav):
"biraz önce Cebrail (as) yanıma geldi ve dedi ki:
"Ya Muhammed! Seni hak peygamber olarak gönderen Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın kullarından biri, genişliği ve uzunluğu otuz arşın olan denizde bulunan bir dağın tepesinde Rabbine beş yüz sene ibadet etti. Deniz onu her taraftan dört bin fersah kuşatıyordu.Allah Teala ona parmak gibi bir yerden , tatlı su akıtan, çoğalıp dağın eteğinde toplanan bir kaynak çıkardı.Bir nar ağacı , ibadet ettiği her günün gecesinde ona bir nar veriyordu.Akşam olunca abdestini tazeleyip bu narı alarak yiyordu.Sonra namaza kalkıp, eceli geldiğinde secdede iken ruhunu alması için yalvarıyordu."
"Allah onun duasını kabul etti. Biz melekler ona uğrarız, onun hakkında geleceğe ait şu bilgileri elde ederiz:
"O kıyamet günü diriltilip Allah'ın huzuruna çıkarılınca, Allah Teala:
"Kulumu rahmetimle cennete koyunuz" buyurur.kul :
"Ya Rabbi! Ömür boyu işlediğim amelimle cennete gireyim."
Allah Teala yine:
"Kulumu rahmetimle cennete koyunuz"
"Ya Rabbi ! Amelimle girmeyi isterim" deyince:
"Kulumun ameli ile benim verdiğim nimetimi kıyaslayınız" buyurur.Göz nimetinin, beş yüz senelik ibadetten daha ağır geldiği anlaşılır. Allah'ın kuluna verdiği sıhhat nimeti, şükrü eda edilmemiş olarak kalır.Allah Teala:
"Kulumu cehenneme atınız" buyurup cehenneme doğru sürüklenince:
"Ya Rabbi! Rahmetinle beni cennete koy" diye yalvarır.Allah Teala:
"Ey kulum! Sen hiçbir şey değilken seni kim yarattı?"
"Sen yarattın Rabbim!"
"Sana beş yüz sene ibadet etmek için , kim kuvvet verdi?"
" Sen Ya Rabbi"
" Seni koca denizin ortasında bir dağa indiren, sana tuzlu suların ortasında tatlı su çıkaran, senede bir defa meyve veren ağaçtan her gece bir nar bitiren, sen secde halinde ölmeyi arzu ettiğinde, duanı kabul eden kimdir?"
"Sensin Ya Rabbi!"
"İşte bunlar benim rahmetim iledir. Seni de rahmetimle cennetime koyacağım."
"Ey meleklerim! Kulumu cennete koyunuz.Ey kulum! Sen ne iyi bir kulsun buyurur ve onu cennetine koyar. Cebrail (as) sonunda:
"Ya Muhammed! Her şey Allah'ın rahmeti iledir" der.
5 Nisan 2009 Pazar
Muvakkat& Baki..
Nasıl ki sarhoşluk, hakîkî vazifelerden gelen elemleri ve ihtiyaçları sarhoşlukla muvakkaten unutturduğu cihetle menhus ve kısa bir zevk verir;
öyle de, böyle fânî boğuşmaları ve hâdiseleri merakla takip etmek bir nevî sarhoşluktur ki, hakîkî vazifelerden gelen ihtiyâcât ve yapmamaktan gelen teellümâtı muvakkaten unutturduğu için menhus bir zevk verir.
Bediüzzaman...
öyle de, böyle fânî boğuşmaları ve hâdiseleri merakla takip etmek bir nevî sarhoşluktur ki, hakîkî vazifelerden gelen ihtiyâcât ve yapmamaktan gelen teellümâtı muvakkaten unutturduğu için menhus bir zevk verir.
Bediüzzaman...
Mahbub..
Güzel değil batmakla gaib olan bir mahbub.
Çünki zevale mahkûm, hakikî güzel olamaz.
Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli!
Bediüzzaman..
"Kul" dedi ki...
Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının aynasında temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip, sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir, Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir, kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir.11. Söz
Şimdi, hayatının saadet içindeki kemâli ise, senin hayatının aynasında temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip, sevmektir. Zîşuur olarak Ona şevk göstermektir, Onun muhabbetiyle kendinden geçmektir, kalbin göz bebeğinde aks-i nurunu yerleştirmektir.11. Söz
Hiç batmayan, gaib olmayan mahbûbu bulan, fâni şûlelere râzı olamaz ki..
4 Nisan 2009 Cumartesi
3 Nisan 2009 Cuma
Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.
(Anlamını bilmediğiniz kelimelere çift tıklayınız )
Onüçüncü Sözün İkinci Makamı
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında “âhiretimizi ne suretle kurtaracağız” diye, Risale-i Nur’dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir i’dam-ı ebedî kapısı… Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i’dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.
Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.
Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur.
Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçare insan; o i’dam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.
Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde(*) isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat’î ile “i’dam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde;
böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebeb olduğunu ve
iman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer iman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altun ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış.
Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde;
o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.
Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.
Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez.
Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev’-i beşere baktığı için ve mu’cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev’-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip, ondört asırda parlak bir surette isbat eden ve nev’-i beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler!
Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız.
Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi; istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
_Bediüzzaman_
Onüçüncü Sözün İkinci Makamı
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında “âhiretimizi ne suretle kurtaracağız” diye, Risale-i Nur’dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir i’dam-ı ebedî kapısı… Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i’dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek.
Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.
Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur.
Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçare insan; o i’dam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.
Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde(*) isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat’î ile “i’dam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde;
böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebeb olduğunu ve
iman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer iman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altun ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi iman vesikasıyla ona çıkmış.
Her vakit “Gel biletini al!” diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i manevî öyle bir lezzettir ki; eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde;
o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik saikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefihane ve heveskârane muvakkat bir lezzet-i gayr-ı meşruayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer.
Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de kemalâta medar olacak bazı güzel hasletler bulunabilir.
Fakat bir müslüman; hem enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün kemalâtı Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir peygamberi (A.S.) tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve ruhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez.
Çünki peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve daveti umum nev’-i beşere baktığı için ve mu’cizatça ve dince umuma faik ve bütün nev’-i beşere bütün hakaikte üstadlık edip, ondört asırda parlak bir surette isbat eden ve nev’-i beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-ü dinini terkeden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemal bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtela ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler!
Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşru dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşru dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu sâbık beyanatta elbette anladınız.
Eğer mazi, yani geçmiş zamanın hâdisatını, sinema ile halihazırda gösterdikleri gibi; istikbaldeki ahval dahi, meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar. Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, iman dairesindeki terbiye-i Muhammediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
_Bediüzzaman_
Gençlik nimeti ve Mevlana’nın Gençliğe Bakışı
Gençlik bir nimet. Hem de nimetlerin en güzeli, en şirini.
Nimet ise bir şükür ister, bir teşekkür bekler.
Çünkü nimet şükürle değer kazanır, kıymetlenir.
Şükür görmeyen nimetler başa bela olur, felakete dönüşür.
Nimet olarak bildiğimiz her şey bir gün geliyor, elden çıkıyor, bir daha ele geçmiyor.
Elden çıkmadan önce, geçip gitmeden önce değerlendirenler kazanıyor.
Her nimet “zaman” gibi, zamana bağlı, zamanla içiçe.
Zaman çok değerli bir nimet. Zaman değerlendirilirse, yararlanma imkanı ne kadar artıyorsa, diğer nimetler de o nispette artış gösteriyor.
Gençlik bir fırsat, bir servet, bir hazine; nimetler üstü bir nimet.
Gençlik bir fırsat, bir servet, bir hazine; nimetler üstü bir nimet.
Ama en çok israf edilen, en çok hor kullanılan, boş yere, yok yere en çok harcanan bir nimet. Üstelik en çok istismar edilen, en çok örselenen, dahası en çok düşmanı olan bir imkanlar bütünü.
Başta internet ve TV olmak üzere mevcut olan bütün teknolojik imkanlar, nasıl gereği kadar insanlığın hizmetinde kullanılamıyorsa, bu imkanların en büyük müşterisi olan gençler de en az onlar kadar ihmal ediliyor, harcanıyor.
Bu ihmalin sonucunu en başta gençler çekiyor, hem de en pahalı biçimde...
***
Duygularına yenik düşen, arzularının peşinde koşan, akıl ve mantığını devre dışı bırakan, bir adım ötesini göremeyen, çevresindeki olumsuz gelişmelerden ders çıkaramayan bir genç bu taşkınlıklarının cezasını sırasıyla çekmeye başlıyor.
Hastanede: Başta depresyon olmak üzere, psikiyatrik hastalıklarla soluğu hastanede alıyor. Acı üstünde acı, dert üzerine dert, hastalık üzerine hastalık çekiyor. Hastaların önemli bir kesiminin gençlerden oluşması hiç de tesadüf değildir.
Hapishanede: Bir an için sinirine hakim olamayan, öfkesine yenik düşen gençlerin bir kısmı da cezaevlerinde, o acımasız ortamında buluyorlar kendini.
Meyhanede: İçkiye, uyuşturucuya alışanlar da meyhanelerden, eğlence yerlerinden ve sefahat yuvalarından kopamaz hale geliyorlar.
Kabristanda: Bu ortamlara ve bu çevrelere alışanlar, bağımlı hale gelenler ve kopamayanlar gün oluyor, ölümle burun buruna geliyorlar ve gencecik yaşta hayatlarını kaybediyorlar.
***
Gençleri, önlerine kurulan çeşitli tuzaklardan kurtarmanın en kalıcı ve kurtarıcı yolu, onların kalb ve ruh eğitimine yönelik çalışmalar yapmak.
Bu ihmalin sonucunu en başta gençler çekiyor, hem de en pahalı biçimde...
***
Duygularına yenik düşen, arzularının peşinde koşan, akıl ve mantığını devre dışı bırakan, bir adım ötesini göremeyen, çevresindeki olumsuz gelişmelerden ders çıkaramayan bir genç bu taşkınlıklarının cezasını sırasıyla çekmeye başlıyor.
Hastanede: Başta depresyon olmak üzere, psikiyatrik hastalıklarla soluğu hastanede alıyor. Acı üstünde acı, dert üzerine dert, hastalık üzerine hastalık çekiyor. Hastaların önemli bir kesiminin gençlerden oluşması hiç de tesadüf değildir.
Hapishanede: Bir an için sinirine hakim olamayan, öfkesine yenik düşen gençlerin bir kısmı da cezaevlerinde, o acımasız ortamında buluyorlar kendini.
Meyhanede: İçkiye, uyuşturucuya alışanlar da meyhanelerden, eğlence yerlerinden ve sefahat yuvalarından kopamaz hale geliyorlar.
Kabristanda: Bu ortamlara ve bu çevrelere alışanlar, bağımlı hale gelenler ve kopamayanlar gün oluyor, ölümle burun buruna geliyorlar ve gencecik yaşta hayatlarını kaybediyorlar.
***
Gençleri, önlerine kurulan çeşitli tuzaklardan kurtarmanın en kalıcı ve kurtarıcı yolu, onların kalb ve ruh eğitimine yönelik çalışmalar yapmak.
Ahlaki değerlere yönelmelerini zemin hazırlamak.
Dünya ötesi âlemde yaptıklarının, ettiklerinin karşılıksız kalmayacağını anlatmak.
Başkalarının hak ve hukuklarının başladığı yerde, kendi hak ve hukuklarının farkına varmak.
Vicdanlarının sesine kulak verip, akıl-kalb ikilisini birlikte devreye sokarak, sınırsız zevk ve eğlencenin insana huzur ve mutluluk vermeyeceğini ifade etmek.
İnsanca yaşamanın yollarını aşındırmak, kendisine saygı duymak, kendini istismar ettirmemek, kullandırmamak, harcatmamak ve harcanmamak...
Bir adım ötesi, hedonist bir yaklaşımı aşıp, toplumun huzuruna huzur katmaktır. ***
Bir adım ötesi, hedonist bir yaklaşımı aşıp, toplumun huzuruna huzur katmaktır. ***
Mevlana Hazretleri gençlik tehlikelerinin nasıl aşılacağını, ne gibi tedbirler alınacağını, gençlik fırsatının nasıl değerlendirilmesi gerektiğini de şu tespitleriyle dile getirir ve der ki:
Şunu bil ki asıl ateş, şehvet ateşidir; suçun, kabahatin temeli, o ateş üstüne atılmıştır.Dıştaki ateş, suyla söner; fakat şehvet ateşi, parladıkça parlar; adamın yüzünün suyunu yerlere döker. Şehvet ateşi suyla yatışmaz; çünkü azap etmek bakımından cehennem huyu vardır onda. Şehvet ateşine ne çâre var? Din ışığı, sizin ışığınız, kâfirlerin ateşini söndürür. Bu ateşi ne söndürür? İlâhî ışık. İbrahim'in ışığına usta tut da; Nemrud'a benzeyen nefsinin ateşinden, şu ödağacına benzeyen bedenin kurtulsun.
Ateşe benzeyen şehvet, yanıp durdukça eksilmez; o, ona, dileğini vermemekle eksilir. Bir ateşe odun attıkça hiç söner mi? Hiç odunu yakmaz mı? Fakat odun atmazsan ateş söner; çünkü bu çekinmek, ateşe su serper.
Gönüllerin çekinmesinden allık sürünen güzel yüz, hiç ateşle kararır mı? Ne mutlu o kişiye ki gençlik çağını ganimet bilir de borcunu öder.
Gücü-kuvveti varken, vücudu sağ ve esenken, yüreğinde de, bedeninde de güç kuvvet varken başarır bunu. O gençlik, yemyeşil, ter ü tâze bir bağa benzer; esirgemeden yapraklar, meyveler verir. ,
Genç adamın kuvvet, şehvet kaynakları akar-durur; Bil ki bu sular, yeryüzüne benzeyen bedeni, yemyeşil eder. Ev yapılmış, döşenip dayanmış; tavanı iyiden iyiye yüksek. Dört duvarı sağlam, değiştirmeye, onarmaya hacet yok.
Ne mutlu ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu, hurmalıktan bir iple bağlamadan bu işi başarana. ***
Her bir kötü huyunu bir diken bil; dikenler, kaç keredir ayağını yaraladı. Kaç kere, kötü huyun yaraladı seni; fakat sende duygu yok ki; duygusuz yaratılmışsın. Çirkin huyunun, başkalarını yaraladığını bilmiyorsan.
Kendi yarandan da haberin yok değil ya; sen hem kendine azapsın, hem başkalarına. Kendine gel a yolcu, kendine gel!
Ne mutlu ihtiyarlık günleri gelip çatmadan, boynunu, hurmalıktan bir iple bağlamadan bu işi başarana. ***
Her bir kötü huyunu bir diken bil; dikenler, kaç keredir ayağını yaraladı. Kaç kere, kötü huyun yaraladı seni; fakat sende duygu yok ki; duygusuz yaratılmışsın. Çirkin huyunun, başkalarını yaraladığını bilmiyorsan.
Kendi yarandan da haberin yok değil ya; sen hem kendine azapsın, hem başkalarına. Kendine gel a yolcu, kendine gel!
Akşam oldu, ömür güneşi kuyuya düşmek üzere. Aklını başına al da yarın deme; nice yarınlar geçti... Ekin çağı büsbütün geçmesin bâri..
Öğüdümü dinle: Beden, güçlü bir bağdır; gönlün yeniye bakıyorsa eskiyi çıkart. Şehvetleri, tatları boşlamaktır cömertlik. Şehvete batan, bir daha çıkamaz.
Bu cömertlik, cennet selvisinden bir daldır; vay böyle bir cennet dalını elinden çıkaranın hâline.
Mehmet Paksu.. tefekkür dergisi..
Bu cömertlik, cennet selvisinden bir daldır; vay böyle bir cennet dalını elinden çıkaranın hâline.
Mehmet Paksu.. tefekkür dergisi..
Tut beni Allah'ım, tut ki, edemem Sensiz...
Kayıyorum, tökezliyorum, düşüyorum... Yolumu kaybediyorum dünya çıkmazlarında.. Yerim burası değil biliyorum, yine de kanıyorum...
Yanıyorum
Ey yerlerin ve göklerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, ben'im Rabbim.. Ellerimi Senden başka uzatacak kimsem yok, kime uzatsam açıkta kalıyor bir parçam, kime dönsem yüzümü yönler kayboluyor. İki adım sonrası yar, üç adım sonrası mechul.. Sana getirecek sokaklar çıkmaza dönüyor. Ben girince; ben girince Sen gidiyor musun?
Rabbim, çaresizliğimi bileli çok olmadı... Çok olmadı eşiğine kapanıp
gözyaşı dökmeyi isteyeli.. Olmuyor Allah'ım.. Bir şeyLer hep eksik
kalıyor. Sana gelirken, Sana gelmekten başka yolum olmadığını bilerek, gelirken.. Bir şeyler eksik.. Güzergâhım engebeli..
Issız..
Düşsem tutan olmayacak.. Yorgun başımı dayasam bir dağa, üzerimden yol geçecek. Kimse görmeyecek beni Rabbim. Kimse kimsenin derdi değil, benim Rabbim Sensin.. Atarsan beni tutacak yok, bırakırsan düşerim...
Ben..
Cümlelere küçük harfle başlayıp, büyük harfle bitirmeyi marifet sanan zavallı..
Oysa nokta koymayı bile bilmiyorken...
Ve sadece lüzumsuz ne varsa, ne varsa zayi ettiren, yiyip bitiren ne varsa onu
seçen.. Düşüp düşüp düşerken... Hep düşerken uslanmadan yine de
düşmeyi tercih eden..
Nefisperest...
Ben...
Uyandır beni rehavetimden.. Günhkârım, utanç içinde kızarıyor
yanaklarım huzurunda.. Senden istemek ağır geliyor, ama başka kapım yok... Gidecek kimse yok, kalakalıyorum karanlıklarda...
'Allah'ım...'
Yaratan, rızık veren, yol gösteren... Rahmetini kimseden esirgemeyen Rabbim.. Düşe kalka kanamışken, yitmişken.. bitmişken.. Senin sözlerin yetişiyor imdadıma:
' Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var'
Ama öyle ağır ki omuzlarım, öyle ağırlaşmış ki parmaklarım; ellerimi
semâya döndüremiyorum... Ellerim kızarıyor.. Kalbim kanıyor.. Aciz,
gafil, günahkar gözlerim utanıyor.. 'Ya beni istemezse..?' diye çırpınırken sözlrim.. Yine Sen yetişiyorsun imdâdıma.. Kimim var ki zaten, Senden başka..
'Bana dua edin, icâbet edeyim'
Sana, sana güvenerek geliyorum Allah'ım... 'Beni bırakma, uçurumlara..'
'tut ki... Edemem Sensiz'
Yer Senin, gök Senin.. ben Senin.. yollar Senin.. bana en yakın bildiklerim Senin.. Sen istemezsen kime giderim? Düşsem kim tutar elimden? Kim sarar yaralarımı?
Rabbim gözyaşlarım kupkuru, ama yüreğim ıslak Rabbim..
Ağlayamadığım için utanıyorum, günâhlarımı dökemediğim için.. Ağırlığımı taşıyamıyor güçsüz bedenim, belim bükük bu yüzden.. Sırtımda hata kamburum..
Alnımda gaflet çizgileri.. Yüzüme bakılası değil...
Ama senden başka kimim var benim? Kime giderim?...
'Tut beni Allah'ım, tut ki, edemem Sensiz...'
_Alıntı_
Yanıyorum
Ey yerlerin ve göklerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi, ben'im Rabbim.. Ellerimi Senden başka uzatacak kimsem yok, kime uzatsam açıkta kalıyor bir parçam, kime dönsem yüzümü yönler kayboluyor. İki adım sonrası yar, üç adım sonrası mechul.. Sana getirecek sokaklar çıkmaza dönüyor. Ben girince; ben girince Sen gidiyor musun?
Rabbim, çaresizliğimi bileli çok olmadı... Çok olmadı eşiğine kapanıp
gözyaşı dökmeyi isteyeli.. Olmuyor Allah'ım.. Bir şeyLer hep eksik
kalıyor. Sana gelirken, Sana gelmekten başka yolum olmadığını bilerek, gelirken.. Bir şeyler eksik.. Güzergâhım engebeli..
Issız..
Düşsem tutan olmayacak.. Yorgun başımı dayasam bir dağa, üzerimden yol geçecek. Kimse görmeyecek beni Rabbim. Kimse kimsenin derdi değil, benim Rabbim Sensin.. Atarsan beni tutacak yok, bırakırsan düşerim...
Ben..
Cümlelere küçük harfle başlayıp, büyük harfle bitirmeyi marifet sanan zavallı..
Oysa nokta koymayı bile bilmiyorken...
Ve sadece lüzumsuz ne varsa, ne varsa zayi ettiren, yiyip bitiren ne varsa onu
seçen.. Düşüp düşüp düşerken... Hep düşerken uslanmadan yine de
düşmeyi tercih eden..
Nefisperest...
Ben...
Uyandır beni rehavetimden.. Günhkârım, utanç içinde kızarıyor
yanaklarım huzurunda.. Senden istemek ağır geliyor, ama başka kapım yok... Gidecek kimse yok, kalakalıyorum karanlıklarda...
'Allah'ım...'
Yaratan, rızık veren, yol gösteren... Rahmetini kimseden esirgemeyen Rabbim.. Düşe kalka kanamışken, yitmişken.. bitmişken.. Senin sözlerin yetişiyor imdadıma:
' Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var'
Ama öyle ağır ki omuzlarım, öyle ağırlaşmış ki parmaklarım; ellerimi
semâya döndüremiyorum... Ellerim kızarıyor.. Kalbim kanıyor.. Aciz,
gafil, günahkar gözlerim utanıyor.. 'Ya beni istemezse..?' diye çırpınırken sözlrim.. Yine Sen yetişiyorsun imdâdıma.. Kimim var ki zaten, Senden başka..
'Bana dua edin, icâbet edeyim'
Sana, sana güvenerek geliyorum Allah'ım... 'Beni bırakma, uçurumlara..'
'tut ki... Edemem Sensiz'
Yer Senin, gök Senin.. ben Senin.. yollar Senin.. bana en yakın bildiklerim Senin.. Sen istemezsen kime giderim? Düşsem kim tutar elimden? Kim sarar yaralarımı?
Rabbim gözyaşlarım kupkuru, ama yüreğim ıslak Rabbim..
Ağlayamadığım için utanıyorum, günâhlarımı dökemediğim için.. Ağırlığımı taşıyamıyor güçsüz bedenim, belim bükük bu yüzden.. Sırtımda hata kamburum..
Alnımda gaflet çizgileri.. Yüzüme bakılası değil...
Ama senden başka kimim var benim? Kime giderim?...
'Tut beni Allah'ım, tut ki, edemem Sensiz...'
_Alıntı_
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

