31 Mart 2009 Salı
1 nisan şakasının anlamı
Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir. En sonunda 31 Mart gecesi Kalenin önüne giderek bir elinde Kur’an bir elinde İncil “Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki, teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım” der.
Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi sabah, yani 1 Nisan sabahı, Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir.
Bunun üzerine Müslümanlar “Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz” dediklerin de Haçlı ordusu komutanı “Benim sözüm size dün akşam içindi, bugün için size bir sözüm yoktur” diye cevap verir ve bütün Müslümanlar orada Şehit edilir.
İşte o gün bugündür 1 Nisan Hıristiyanlar arasında Hile günü olarak kutlanmaktadır ve bu bir gelenek haline gelerek Günümüzde 1 Nisan şakası haline gelmiştir.
Ulaşılabilir net ortamından alıntıdır..
29 Mart 2009 Pazar
Testi..
Haksızlığın karşısında mahzun mahzun bakmak içinizi acıtır. Böyle bir durumda yapılacak tek şey var: Derdinizi herkesin hakkından gelen birisine anlatmak.
7 yaşındaki İbrahim Hakkı’nın yaptığı gibi.
Zaman olur olayların üstesinden gelemezsiniz. Boyunuzu, boynunuzu ve gücünüzü aşar, imkânınızı zorlar, eliniz ayağınız tutulur.
Bir yerde çaresiz kalırsınız. Yüzde yüz haklısınız, sonuna kadar doğrusunuz. Bir şeyler yapmak istersiniz, bir karşılık vermeniz gerekir.
Melül mahzun bakakalmak içten içe sizi bitirir. Iraklı Fuzûlî’nin yakındığı gibi, “Dert çok, hemdert yok; düşman kavi, tâlih zebûn.” Derdinizi kime açacaksınız, şikâyetinizi kime ileteceksiniz, hakkınızı kim savunacak, kim alacak? Ümitsiz, sönük, el avuç ovuşturup bekleyecek misiniz?
Yoksa sizden daha güçlü, herkesten daha kuvvetli, herkesin hakkından gelen birisine mi havale etmek gerekiyor?
İbrahim Hakkı Hazretleri yedi yaşında annesini kaybeder. Dokuz yaşına geldiğinde iyi bir eğitim alması için Tillo’ya götürürler, ilim ve mâna büyüğü İsmail Fakîrullah Hazretlerine teslim ederler.
Hocası genç İbrahim Hakkı’nın eline bir testi vererek çeşmeye gönderir. Testiye suyu doldururken bir atlı yanaşır:
- “Çekil bakayım önümden be çocuk!”
diye İbrahim Hakkı’yı azarlayarak bir tarafa iter ve atını çeşmeye sürer. İbrahim Hakkı testisini alıp bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan adam, onu bir köşeye sıkıştırır. İbrahim Hakkı testisini yere bırakır, canını kurtarmak zorunda kalır.
Bu esnada at da üzerine basıp testiyi kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir.
Hocası:
- “Ne oldu evladım, neden ağlıyorsun?” diye sorar.
- “Efendim, çeşmede su alırken bir atlı geldi, atını üzerime sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken testimi de atına tepeletip kırdı.”
- “Testini kıran atlıya sen bir şey söyledin mi?
- “Hayır” der, “hiçbir şey söylemedim.” Hocası, “Çabuk git ve o adama bir-iki laf söyle” der.
İbrahim Hakkı gider, çeşmenin başında atını tımar etmeye çalışan adamın yanına varır bekler. Fakat bir türlü ağzını açıp da, “Testimi niye kırdın be zâlim adam?” diyemez.
Az sonra döner, hocasının huzuruna gelir. Fakîrullah Hazretleri sorar:
- “Atlıya bir şey söyleyebildin mi?”
İbrahim Hakkı boynunu büker, yere bakarak, “Söyleyemedim efendim. Bir şeyler demeye niyet ettim, ama bir türlü ağzımı açıp da ağır bir söz sarf edemedim.”
Hocası sinirlenir:
- “Sana diyorum, çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, karşılık ver, yoksa sonu felâket olur.”
İbrahim Hakkı kesin emir almıştır, bu sefer kararlıdır. Çar çabuk çeşmenin başına varır. Bir de ne görsün, testisini kıran adamı, kendi atı attığı çiftelerle çeşmenin havuzuna yuvarlamış.
Oracıkta cansız yatmaktadır. Büyük bir korku ve heyecan içinde koşarak gelir, vahim durumu hocasına haber verir.
Hocası bu duruma çok üzülür ve şöyle der:
- “Vah vah! Bir testiye bir adam ha! Üzüldüm buna doğrusu!”
Huzurda olanlar söylenenlerden bir şey anlamadıklarını söyleyince, Fakîrullah Hazretleri durumu şöyle açıklar:
- “O atlı adam, İbrahim Hakkı’ya zulmetti. Zulme uğrayan kişi de tek kelimeyle olsun karşılık vermedi ve zâlimi Allah’a havale etti.
Yapılan bu zulüm de Allah’ın gayretine dokundu ve zalimi cezalandırdı.
Şâyet İbrahim Hakkı da onun zulmüne karşılık verip, ona bir şeyler söyleyecek olsaydı, ödeşeceklerdi.
Fakat İbrahim, büsbütün mazlum durumuna düştü. Ben ise ödeştirmek için uğraştım, maalesef muvaffak olamadım.”
Firavun’un zulmüne maruz kalan Kur’ân’ın “mü’min” olarak anlattığı kimse de Kur’ân lisanıyla kendine zulmedenlere şöyle sesleniyordu:
“Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz ki Allah kullarını hakkıyla görür. Allah o mü’mini onların tuzaklarından korudu. Firavun ehlini ise azabın en kötüsü kuşatıverdi.” (Mü’min Sûresi, 44-45.)
Alıntı..
27 Mart 2009 Cuma
Kur'anı Kerim den Dua ayetleri..
Onların diliyle Rabbimize arz edilen duaların Rahmeti sonsuzun dergâhında kabule karin olması kuvvetlice umulduğu için bir kısmını bir dua buketi halinde sunalım istedik.
1-Hz. Âdem ve Havva’nın tevbe duası: “Rabbena zalemna enfusena Ve in lem tağfirlena ve terhemna lenekunenne minel hasirin.” Meali: “Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen, elbette büyük ziyana uğrayanlardan olacağız.”(Araf-23)
2-Hz.İbrahim’in bir duası: “Rabbic’alni mukimessalati ve min zürriyeti. Rabbena ve tekabbel dua. Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab” Meali: Rabbim beni namazı dosdoğru, mükemmel şekilde kılan bir insan yap. Zürriyetimden de böyle insanlar yarat. Ey Rabbimiz! Dualarımızı kabul et. Rabbimiz, Kıyametin kopacağı günde, beni ana ve babamı ve müminleri bağışla.-İbrahim–40–41 (Not: Beş vakit namazda okumalı)
3-Hz.Musa’nın bir duası: Rabbişrahli sadri ve yessirli emri. Vahlul ukdeten min lisani yefkahu kavli” Meali: Ey rabbim. Göğsümü aç, genişlet. İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni”(Taha:25-28)(Not: Bir davetçinin sık sık etmesi gereken bir dua, özellikle bir sohbete girişte)
4-Hz.Musa’nın bir duası: Rabbi inni zalemtü nefsi fağfirli” Meali: Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim. Beni bağışla.”(Kasas-16)
5-Zekeriyya(as)’ın duası: Rabbi hebli min ledünke zurriyetten tayyibeten.İnneke semiüddua” Meali: Rabbim bana kendi katından tertemiz ve mübarek bir zürriyet ihsan et. Şüphe yok ki, sen duaları işitensin.(Âl-i İmran-38)
6-Talut’un askerlerinin düşmanla karşılaştığında ettikleri dua: Rabbena efriğ aleyna sabren ve sebbit akdemena vensurna alel kavmil kâfirin. Meali: Ey Rabbimiz üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sabit kıl. Kafirlerden meydana gelen topluluğa karşı bize yardım et.(Bakara-250)
7-Kurban keserken veya bir ibadete başlarken: İnnes salati ve nusuki ve mahyaye ve memati lillahi rabbil alemin.” Meali: Hiç şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin rabbi olan Allah’a aittir.(Enam–162)
8-Şeytan ve cinlerden korktuğunda: Rabbi euzu bike min hemezatişşeyatin. Ve euzu bike rabbi en yahderun. Meali: Ey Rabbim şeytanların vesvese vermelerinden sana sığınırım. Rabbim onların yanımda olmalarından sana sığınırım.”(Muminun-97-98)
9-Evlenme niyetinde olanların okuyacağı dua: Rabbena heblena min ezvacina ve zürriyatina kurrete ayunin.Vecalna lil muttekine imama” Meali: Rabbimiz bize eşlerimiz ve çocuklarımızdan gözümüzün nuru iyi kimseler ihsan et.Ve bizi takva sahiplerine imam kıl.(Furkan-74)
10-Dinde sebat için: Rabbena la tuziğ kulubena bade iz hedeytena ve heblena min ledünke rahmeh.İnneke entel vehhab.” Meali: Rabbimiz hidayete erdikten sonra kalplerimizi batıla meylettirme. Şüphesiz sen ziyadesiyle bağışlayansın.”(Âl-i İmran–8,9)
Ulaşılabilir net ortamından alıntı..
26 Mart 2009 Perşembe
Kitab mim i..
Konu etkilendiğiniz bir kitabı anlatınız..
Şu an okuduğum ve çok büyük lezzet aldığım bir kitab Bediüzzamanın eserlerin den HAŞİR RİSALESİ(tık)
İnsanoğlunun en büyük derdi olduğuna inandığım TEKRAR DİRİLİŞ meselesini her akıl sahibinin anlayıp ikna olacağı bir tarzda izah ve isbat eden mükemmel bir eser..
Hayatımız da sorun olan çoğu şey Ahiret inancının kuvvetli olmayışından kaynaklanıyor, üzüntülerimiz , birtürlü sonu gelmeyen isteklerimiz ...sevdiklerimiz ve onlardan ayrılık elemleri.. vb..
Hayatımız da herşey yolunda gitse de bakıyoruz ki ömrümüz gidiyor, gençlik bitiyor yerine meşakketli bir hayat olan ihtiyarlık göz koymuş..
Hem en büyük meselemiz olan ölüm idamından kurtulmak hadisesi bu zaman da unutturulmaya çalışılıyor, oysa ki kabir kapısı ağzını açıp bizi gözlerken başka şeylere yönelmek nekadar akıl kârı?
İşte bu düşünceler neticesin de bende yok olmak istemeyen ve BAKİ bir hayatı şiddetle taleb eden nev'im gibi taharriye başladım ..
Ölümün yok olmak değil Baki bir hayatın başlangıcı olduğunu , gündüz de güneşin varlığını isbat gibi isbat eden Bediüzzamanın eserlerin den HAŞİR RİSALESİNİ tavsiye ederim..
Ve kabul ederlerse bu mimi
Kul
nurhanali
zehra
Deniz
Çalıkuşu flame
Bu Köyün yabancısı
Bloglarına paslıyorum..
25 Mart 2009 Çarşamba
Cennet lezzetinden haber..

24 Mart 2009 Salı
Hakiki mahbub..
23 Mart 2009 Pazartesi
O'nu anmak..
"Dua ile sema arasında bir engel vardır.Üzerime salavat getirilince engel açılır, DUA YERİNE ULAŞIR."
“Bana en yakın olanlar, üzerime en çok salavat getirenler olacaktır.”
“Kim altından kalkamayacağı güç bir işle karşı karşıya gelirse, üzerime çok çok salavatı şerife getirsin.Çünkü Allahü Teala, üzerime getirilen salavat-ı şerife sebebi ile onun sıkıntılarını, kederlerini giderir, rızkını çoğaltır, Allah’ın yardımı ile muradına nail olur.”
22 Mart 2009 Pazar
Selamlar..
Kısa bir aradan sonra yine merhaba..(:
Bazı sebebler den dolayı bazen ara verecek olsam da bloğuma geri dönmeye karar verdim..
Bir önceki veda başlığına mesaj atan herkese teşekkür ederim..
by ene..
9 Mart 2009 Pazartesi
Veda..
Hoşca bakın zatınıza...
by ene
Kimler aldandı
-- Cehennemi hesaba katmayan dindar aldandi!
Cunku Kur'an soyle anlatti: 'Allah tarafindan hic hesaba katmadiklari karsilarina cikiverdi...' (Zumer 47)
-- Cennetteki yerini hazir bilen herkes aldandi!
Zira Kur'an 'O oyle sizin kuruntu ve hayallerinizle olacak is degil.' buyurmustu. (Nisa 123)
-- Olum yokmus gibi yasayan dunyaperest aldandi!
Zira Kur'an turrayi soyle basti: 'Her nerede olursaniz olunuz olum size yetisir! Velev eflake ser cekmis surlarda bulunun!' (Nisa 78)
-- Ameline guvenen abid aldandi!
Cunku Efendimiz (as) soyle ferman buyurdu:
'Zinhar aldanmayin! Hic kimse ameli ile kurtulamaz!'
Soruldu: 'Sen de mi Ya Rasulallah?'
Cevap verdi: 'Evet ben de!'
-- Salih amel isliyorum sanan riyakar aldandi!
Cunku Kutsi Hadiste Allah Teala soyle buyurdu: '..Kim bir amel isler de o amele benimle birlikte bir baskasini ortak ederse onu ve sirkini bas basa birakirim.'
--Aleme telkin verip kendini unutan vaiz aldandi!'
'Insanlara iyilik emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitap okuyorsunuz, artik akil etmez misiniz?' (Bakara 44)
-- Rabbini birakip hevasina kulluk eden aldandi!
-- Rahmete guvenip kendini emniyete salan fasik aldandi!
'Allah'in kendilerine kuracagi plandan emin mi oldular? Kendilerine yazik eden kavimlerden baskasi Allah'in mekrinden emin olmaz!' (A'raf 98)
-- Yolunun egriliginden suphe etmeyen kendini bilmez aldandi!
'Tuttuklari yol sebebiyle dunya hayatindaki butun cabalari bosa gitmistir de zannederler ki cidden iyi bir is yapiyorlar.' (Kehf 104)
-- Kendini hizmette bilip, kilini dahi kipirdatmayanlar aldandi!
'Allah gayret gosterip cihat edenlere, oldugu yere mihlanip kalanlarin cok uzerinde bir ecr-i azim ihsan etmistir.' (Nisa 95)
-- Nasil desem bilmem ki Namazsiz aldandi!
Hele bir baksan ya Kur'an nasil anlatti: 'Ashabi yemin Cennetten seslenip mucrimlere soruyorlar, sizin bu sekar cehennemine girmenize ne sebep oldu? Diye.
Onlar da diyorlar: 'Biz namaz kilanlardan degildik...' (Muddessir 39-43)
- 'Ben bundan sonra kurtulmam.' diyen me'yus aldandi!
'De ki: Gunah islemek suretiyle oz-nefisleri aleyhine israf etmis kullarim! Allah'in rahmetinden umidi kesmeyin, cunku Allah butun gunahlari magfiret buyurur. Suphesiz o oyle gafur, oyle rahim. Onun icin umidi kesmeyin de basiniza azap gelmeden evvel tevbe ile Rabbinize dehalet edin ve ona halis muslumanlik yapin, sonra kurtulamazsiniz!' (Zumer 53-54)
- 'Allah dilemeseydi gunahkar mi olurdum!' diyen kaderci aldandi!
'Diyecegi gun bir nefis: Eyvah! Allah yaninda yaptigim eksikliklerden dolayi hasretime bak, dogrusu ben eglenenlerden idim. Yahut diyecegi: Allah bana yolunu gosterse idi ben de muttakilerden, Allah'tan korkan dindarlardan olurdum.' (Zumer 56-57)
- 'Keske her gunahim bunun gibi olsa.' diyen muznib aldandi!
Zira Sahabe Hazreti Enes soyle anlatti: 'Sizler, size gore sac kilindan ince, kiymeti olmayan isler yapiyor, gunahlar isliyorsunuz. Lakin biz onlari Rasulullah zamaninda helak sebebi sayiyorduk.'
- 'Bakma! Benim kalbim temiz.' diyen amelsiz aldandi!
'Yemin olsun ki zamana! Insan mutlak husranda. Ancak sunlar mustesna: Onlar iman edip salih salih amel islediler!..' (Asr 1-3)
- 'Bir lokma bir hirka devirleri gecti artik; bu zamanda her sey para!' diyen zengin aldandi!
'Oyaladi o malda cokluk kuruntusu sizleri. Ta.. ziyaret edisinize kadar kabirleri. Oyle degil, ileride bileceksiniz. Sonra oyle degil ileride bileceksiniz. Oyle degil ilmel-yakin bileceksiniz. Kasem olsun o cehennem atesini caresiz, goreceksiniz. Sonra kasem olsun onu caresiz, aynel- yakin goreceksiniz. Sonra kasem olsun o gun mallarinizdan hesaba cekileceksiniz!' (Tekasur Suresi)
- 'Bu zamanda da bu olur mu canim!' diyen cahil aldandi!
'Rabbinin kelimesi dogrulukca da adaletce de tam kemalindedir, onun kelimelerini degistirebilecek yok, isiten de O, bilen de O. Yerdekilerin coguna uyarsan seni Allah yolundan saptirirlar, onlar sirf zan ardina gider ve sade atarlar.' (A'raf 115-116)
- 'Goreceksin biz nice haci-hocadan once girecegiz cennete!' diyen nadan aldandi!
'Suphesiz korunan muttakiler icindir Rablerinin katinda na'im Cennetleri. Artik muslimleri mucrimler gibi kilar miyiz? Neniz var? Nasil hukmediyorsunuz? Yoksa size mahsus bir kitap var da onda su dersi mi okuyorsunuz?' (Kalem 34-37)
- 'Hem ondan hem bundan lazim; oyle tek tarafli, a-sosyal olmaz.' diyen bihaber aldandi!
Zira '..Iyi bir amel ile diger bir kotuyu karistirdilar...' (Tevbe 102)
- 'O kadar incesine aklim ermez.' diyen akilli aldandi!
'Onlar dunya hayatini zahiren biliyorlar. Ahiret hakkinda ise hepten gafiller!' (Rum 7)
- 'Bu da bir sey mi canim, millet neler isliyor.' diyen gunahkar aldandi!
'Ona kendi kazandigi,size de kendi kazandiginiz.Siz onlarin amellerinden sorulacak degilsiniz.' (Bakara 134)
Lakin 'Suphe yok butun yaptiklarinizdan mesul tutulacaksiniz!' (Nahl 93)
- 'Benim babam da haci.' diyen evlat aldandi!
Cunku baksana dalgalar arasindaki inkarci oglu icin yalvaran Nuh peygambere ne denildi: 'Ey Nuh!.. O senin ailenden degil, cunku o, durust is yapan temiz bir insan degildi. O halde hakkinda kesin bilgin olmayan bir seyi Benden isteme. Onun kurtulmasi icin dua ederek cahil bir is yapmandan seni sakindiririm.' (Hud 46)
- 'Ben giybet etmiyorum ki, olani soyluyorum.' diyen aldandi!
Zira Efendimiz bir gun soruverdi: 'Bilir misiniz giybet nedir?' diye.
Ashab, 'Allah ve Rasulu daha iyi bilir' dediler.
Efendimiz, 'kardesini begenmeyecegi sekilde anmandir' buyurdular.
Soruldu: 'Ya soyledigimiz sey onda varsa?'
Cevap verdi Efendimiz: 'Eger varsa onu giybet ettin demektir. Sayet soyledigin onda yoksa, bu zaman da ona iftira ettin demektir.'
- 'Islediysek biz isledik; azabini ceker diyetini oderiz.' diyen bedbaht aldandi!
'Yemin olsun! Rabbinizin azabindan onlara velev bir nefha, bir kivilcim dokunuverse VAY BIZLERE derler!' (Isra 21)
Allah bizi aldananlardan eylemesin...
AMİN...
7 Mart 2009 Cumartesi
Manen arınmış bir kandil dileği ile..

Mevlid Kandilinizi tebrik eder , Hayırlara vesile olmasını dilerim..
Cenab-ı Hak bu gece aleme Rahmet olarak gelen Zatın hürmetine Onun hakiki varisi ve ümmeti eylesin cümlemizi..
Ya Rabb, Resul-i Ekrem hürmetine günahlarımızı bağışla..
bize merhamet et..bizi ve sevdiklerimizi ahirzaman fitnelerinen muhafaza ve,
Cennetin de O zat-ı Muallaya komşu eyle
selam ve dua ile..
by ene..
nurhanali dedi ki...
Kâinatın umum zerratının umum zamanlarındaki umum dakikalarının bütün âşirelerine darbedilip, hasıl-ı darb adedince o Zât-ı Ahmediyeye salât ü selâm, nihayetsiz hazine-i rahmetinden inmesini, Zât-ı Ferd-i Ehad-i Samed'den niyaz ediyoruz!..(Lem'alar - 328)
Amin ecmain olsun.
Bir gece..
Risale-i Nur dan dualar..
Ya Rabbi! kabrin bizim hakkımızda Saadetti ebediyeye açılan bir kapı olmasını nasib et
YA RABBİ kusurumuzu affet bizi kendine kul kabul et emanetini kabz etmek zamanına kadar bizi emanette emin kıl
Ya Rabbi,bu hasta ve gaddar ve bedbaht asrın bela ve vebasından,zulüm ve zulmetinden ve ahirzamanın cazibedar fitnesinden bizleri muhafaza eyle(amin)
Dua..
İbadetin semeresi ahirette görünür. Dünyevi maksatlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar ibadet için birer vakittirler.
Duaların semeresi değillerdir.
Mesela;şemsin tutulması Küsuf namazına,yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.”Zamanı,vakti ve kabulü ise;“Ve keza,zalimlerin tasallutu ve belaların nüzulü bazı hususi dualara vakittir.
Bu vakitler baki kaldıkça,o namazlar,o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevi maksatlar hasıl olursa,zaten nur-un ala nur ve illa,icabet duaya iktiran etmedi,diyemezsin.
Ancak,henüz vakit inkiza etmemiş,duaya devam lazımdır,diyebilirsin.
Çünki o maksatlar duaların mukaddemesidir,neticesi değillerdir.
Cenab-ı Hakkın duaların icabetine vaadetmesi ise,icabet aynı kabul değildir. Yani icabet kabulü istilzam atmaz.
Duaya her halde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise,mucibin hikmetine tabidir.
Mesela;doktoru çağırdığın zaman her halde:”Ne istersin?”diye cevap verir.
Fakat”Bu yemeği veya bu ilacı bana ver.”dediğin vakit,bazen verir,bazen hastalığına,mizacına mülayim olmadığından vermez.”
Mesnevi-i Nuriye...
5 Mart 2009 Perşembe


Denız demişken , bu yaz çektiğim bazı fotoğraflar .... denizin belki de en güzel zamanı ,güneş batarken..Allaha şükür ki hâlâ kıyı da köşede bize göre yerler var..
İşte huzur..

Abdülhamid hakkında yanlış bildiklerimiz..
Geçtiğimiz 10 Şubat günü Sultan II. Abdülhamid'in 91. ölüm yıldönümüydü. Hakkında olumlu bir şey söylemenin bile cesaret istediği yıllar yaşadık ama artık mızraklar çuvallara sığmaz oldu. Çuvalları delip çıkan gerçeğin mızrakları hepimizi şaşırtıyor.
Neler mi onlar? Sayıları çok fazla ama içlerinden 10 tanesini seçtim. Beraber çıkarmaya çalışalım mı?
1. Kızıl Sultandı: Bu iddia, Albert Vandal adlı bir Fransız yazar tarafından ortaya atılmıştı. Atılış sebebi de, Abdülhamid'in Ermeni isyanlarını bastırtmış olmasıdır. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere Avrupa kamuoyunda Abdülhamid'in kan dökücü bir padişah olduğu propagandası başlatıldı. İşte "Kızıl", yani kan döken Sultan lakabı bu sırada asıldı boynuna. Hadi Ermenilerin böyle demesini anladık; iyi ama bir tekini bile idam ettirmemiş olan Abdülhamid'e Jön Türkler neden "Kızıl Sultan" dediler? 1915'te yüzbinlerce Ermeni'yi tehcir ettirecek olanlar, 25 yıl önce Ermeni propaganda ordusunun neferleri olmakta sakınca görmemişlerdi.
2. Meşrutiyet düşmanıydı: 93 Harbi'nde Osmanlı topraklarının üçte biri kaybedilmişti. Bu çapta bir toprak kaybı karşısında meclisteki farklı milliyetlere mensup üyeler paniğe kapılmış, her biri kendi milletinin topraklarını kurtarma telaşına düşmüştü. Birleştirici olacağı ümidiyle kurulan meclis, tam tersine bölücü bir meclis olmuştu.
İki seçenek vardı: Ya parçalanmaya seyirci kalmak ama meşrutiyetten taviz vermemek ya da meşrutiyeti askıya almak ama ülkeyi parçalanmaktan kurtarmak. Abdülhamid ikincisini seçti ki, aynı durumda devlet refleksi zaten başkasını yapmasına müsaade etmezdi.
3. Milleti cahil bıraktı: Bilinenin aksine, Osmanlı tarihinin en canlı eğitim hamlesi, Abdülhamid dönemine rastlar. Sevan Nişanyan'ın hesaplamalarına göre Türkiye, Abdülhamid dönemiyle kıyaslanabilecek bir okullaşma düzeyine yeniden ancak 1950'li yıllarda ulaşabilmiştir. Mesela 1895'te TC sınırlarına tekabül eden bölgede bine yakın (835) ortaokul ve lise bulunuyorken 1923'te bu sayı 95'e düşmüştür. 1895'teki yüz bine yakın öğrenci sayısı (97.837), 1950-51 sezonunda aşağı yukarı aynı seviyede seyretmektedir (90.356). Öncesiyle kıyasladığımızda Abdülhamid dönemindeki eğitim patlaması daha görünür hale gelir. Tahta geçtiği yıl 250 olan rüşdiye sayısı 1909'da 900'e, 6 olan idadi sayısı 109'a çıkmıştır. 1877'de İstanbul'da sadece 200 tane modern ilkokul varken 1905'te 9 bine çıkmıştı. Her yıl ortalama 400 ilkokul açılmıştır ki, bu, Cumhuriyet döneminde bile kırılamamış bir rekordur
4. Denizciliğe düşmandı: Abdülaziz döneminde dünyanın 3. büyük deniz gücü olmuştuk ama bu donanmanın sadece yıllık boya parası bile Denizcilik Bakanlığı'nın bütçesini aşıyordu! Abdülhamid "karacı" idi, kabul. Ama Atatürk de, İnönü de karacı idi. Demek ki, Türkiye'nin etrafı denizlerle çevrili bile olsa böylesine büyük bir deniz gücünü besleyebilecek ekonomik altyapısı mevcut değildi. Savaş gemisi alıp yeniden dışarıya bağımlı kalmaktansa Abdülhamid tercihini kara ve demiryollarından yana kullandı. İttihatçılar da, Atatürk de, İnönü de demiryoluna öncelik vermediler mi?
5. Keyfî sansür uyguladı: Sansürün elbette savunulacak tarafı yok. Ancak PKK ile mücadele döneminde basının nasıl ağır bir sansür altında çalıştığını unutmadık. Sansür vardı, evet. Fakat siyasi konulara girilmemesi aynı zamanda edebiyatımızın görkemli eserlerinin ortaya çıkması gibi hayırlı bir sonuç da vermemiş midir?
Hem Takrir-i Sükûn döneminde uygulanan "cellat sansürü"yle hiç mi hiç kıyaslanamaz Abdülhamid'inki.
6. Hafiye teşkilatı zararlıydı: Hafiye teşkilatının topluma nefes aldırmadığını iddia edenler, aksi halde ne yapılması gerektiğini de söylemelidirler. Meydanı İngiliz, Rus, Fransız ajanlarına mı bırakmalıydı?
Hafiyesiz, ajansız, casussuz bir devlet olur mu? Unutmayalım ki, Fransa'nın İstanbul büyükelçisi, Abdülhamid'in tahta geçtiği yıl sokaklarda Fransız Kralı'nın posterlerinin Ermeni hamalları tarafından satıldığını yazıyordu.
Devlet Londra, Paris ve Petersburg'dan yönetiliyor, "Hasta Adam"ın kimin kucağında öleceği tartışılıyordu. Abdülhamid, iktidarın dizginlerine asılabilmek için hafiye teşkilatını kurmak zorundaydı.
Elbette suistimaller olmuştur ama yakınlarından biliyoruz ki, Sultan her jurnali okuyor ama mutlaka yazanın adam olma niteliğine göre değerlendirmeye tabi tutuyordu.
7. Despottu: 'İstibdad' kelimesini 'despotizm' diye çevirmek yanlıştır. Hele totalitarizm hiç değil. Kaldı ki, İslam siyaset düşüncesinde "istibdâd" meşru yönetim şekillerindendi.
Mesela İbn Haldun 'istibdâd'ı tek adam yönetimi, yani otokrasi anlamında kullanır ve meşru yönetim şekillerinden biri kabul eder. Kaldı ki, önüne gelen idam cezalarını sürekli affeden birinin istibdâdın yetkilerini hangi yönde kullandığını da pekala görmüş oluyoruz.
8. 31 Mart'ı tertiplemişti: 31 Mart isyanında en ufak bir katkısının olmadığı kesin olarak ortaya çıktığı halde asırlık İttihatçı propagandanın etkisi hâlâ sürüyor.
İsyanı araştırma komisyonu başkanı Yusuf Kemal [Tengirşenk], 31 Mart'ın Abdülhamid'in eseri olmayıp İttihatçılara karşı yabancı casus şebekeleri ile mürtecilerin teşebbüsleri olduğunu yazmıştır.
Rıza Tevfik ise mahkemede şunları söylemiştir: 31 Mart uydurma ihtilali hazırlandığı zaman ben Talat Bey'e beyhude yere kardeş kanı dökülmesinin büyük bir cinayet olduğunu anlattım. Aldığım cevap şu oldu: "Ne yapalım, Cemiyetin paraya ihtiyacı var, bunu da ancak Yıldız Sarayı'nın hazinesi karşılayabilir."
9. Hamidiye Alayları gereksizdi: Hamidiye Alayları şunlara yaramıştı:
1. Askerlik yapmayan Kürtlerle kolluk kuvveti eksikliği giderildi.
2. Rus istilasına karşı caydırıcı oldu.
3. Kürtler ve konar göçerlerin dış güçlerce kullanılmasına engel oldu.
4. Aşiretlerin yerleşik hayata geçmelerini hızlandırdı.
5. Çocuklar İstanbul'daki Aşiret Mektebi'nde eğitilerek Osmanlılık bilinci edindiler.
6. Aşiret kavgalarının önüne geçildi.
7. Sükûnet sağlanınca Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun imarına çalışıldı...
10. Korkaktı: Namık Kemal'in oğlu Ali Ekrem Bey'in dediği gibi "Abdülhamid'in korkak olduğunu sananlar yanılırlar.
Korkak olmak şöyle dursun, tam tersine cesurdu." Dolmabahçe Sarayı'ndaki bir bayramlaşma sırasında deprem olmuş ve tavana asılı 1,5 tonluk bir avize yere düşmüştü. O kargaşalıkta salonda kılı kıpırdamayan tek kişi, Abdülhamid'di. Keza yanı başında bomba patlarken bile metanetini yitirmemiş, öğleden sonra elçilerle mutad görüşmelerini dahi aksatmamıştı. Kızı Ayşe Sultan'a söyledikleri karakterini iyi özetler: "Kalbimde yalnız Allah korkusu vardır. Bir hadise olmadan evvel onu önlemek için telaş ederim. Ama tehlikenin içinde bunduğumu hissedersem icabında ateşe atılmaktan bile çekinmem."
MUSTAFA ARMAĞAN
4 Mart 2009 Çarşamba
Başarının sırrı..
Toz gibi yumurtadan çıkan minik bir yavrunun hayatına dikkatinizi çekeceğim. Altıgen bir kutunun içerisinde dünyanın en özel sütüyle sürekli beslenir.
On binlerce kardeşiyle birlikte kendisine dadılık yapan işçiler yetişinceye kadar on bin kez doyurulur. Bu hızla altı günde ilk ağırlığının 1500 katına ulaşır.
Kutusundan çıkar çıkmaz, kimseden ders almadan ve boş beklemeden yuvasındaki atık maddeleri dışarıya taşır ve yuvayı yeni kardeşleri için temizler. Önce vücudunun salgıladığı mikrop öldürücü sıvıyı yuvaya sürer.
Ardından da yeni doğan binlerce kardeşleriyle uyum içinde kanatlarını vantilatör gibi çırparak içerdeki kirli havayı dışarıdaki temiz havayla değiştirir.
Hayatı yeni başlamıştır ve son nefese değin durmayacak, yavaşlamayacaktır. Kovan içinde veya dışında, ilahi plan kendisine hangi görevi vermişse onu gerçekleştirmek üzere sürekli çalışır. İnsanlara bir kilo bal bırakabilmek için 40 bin kardeşiyle birlikte 6 milyon çiçeği dolaşır. Bir kilo bal uğrunda yüz bin km kanat çırpmayı, ya da dünyanın etrafında 7 defa dönmeyi göze alır.
Bal arısı çalışkanlığı sayesinde adını tarihe yazdırmış, insanların hayatında yer ve rol edinmiştir. İnsan da benzer biçimde İnşirah suresinin sonundaki ilahi emre tam uysa adı tarihe altın harflerle yazılır. Dertlerden kurtulur, huzur bulur. Başarının efendisi olur.
Başarımızı arttırmak ve hayatımızdaki değerleri yükseltmek istiyoruz.
Bu yolda bize yol ve yordam sunacak eserler arıyoruz. Ancak son zamanlarda televizyonun ve internetin getirdiği eylemsiz, girişimsiz hayalcilikten sıyrılamıyoruz. Hele de anne babalarımız bizi koruyup besledikçe de cam fanus içerisinde hayatın çilelerinden mahrum büyüyoruz.
Derken ergenlik çağı geçiyor ve ansızın yaşadığımızı, omuzlarımızda büyük bir sorumluluk bulunduğunu fark ediyoruz.
Önce kolay ve bedavadan yollar arıyoruz. Alın terinin değerini keşfedemeyenler piyangoyla, at yarışıyla hayata tutunabileceklerini sanıyorlar.
Derken akıllı gibi görünerek başta türlü hayalciliklere kapılıyoruz. “Başarıyı hayal etmeyi başarının yeter şartı sayan” kitapların büyüsüyle bodruma çekilip hayal kurmakla hedeflerimize ulaşacağımızı sa nıyoruz.
Sihir gibi, hokus pokus yoluyla… Sonra da insanı yaratıcı yerine koyan sırlı, çekimli, kuantumlu formüllere inanıyor, yıllar içinde bir arpa boyu yol alamıyoruz. Biz böyle hayallerle oyalanırken hayat ayaklarımızın altından akıp gidiyor.
Küresel aktörlerin istediği budur. Kendi elitleri dışındaki toplulukları sürü yerine koyuyorlar. Sürüler düşünmemeli, sadece onlara hizmet için çalışmalı, dönen dolapları anlamamalı, boş hayallerle oyalanmalı.
Sürüler sadece taklit etmeli, çılgınca tüketmeli, borç içerisinde kavranmalı, özgün bir sanata, ciddi bir beceriye sahip olanlarsa mutlaka kendi küresel değerlerine boyun eğenler arasından çıkmalı.
Küresel güçlerin pazarladığı her şey o güçlerin saflarını güçlendirmeye hizmet ediyor. Biz de başardığımızı kazandığımızı sanarak oyalanıyoruz ve yıllar sonra perdeler çekilince soyulduğumuzu anlıyoruz.
Bir sır arayana benim verebileceğim sır iki kanattır: Hikmetine uygun şekilde üretmek için çalış ve gerektiği gibi dua et. İste ve hakkıyla çırpın. Dua ve çalışma başarı güvercininin iki kanadıdır.
Hayatta yeterince başarılı olabilecek misiniz? İnsanların dünyasına muhteşem katkılar sunabilecek misiniz? İyi şeyler üretmek istemiyorsanız, yeşeren çekirdek olmak istemiyorsunuz demektir.
Öyleyse ya ekildiğiniz toprakta, ya da sizi yiyen bir kuşun midesinde çürüyüp yok olursunuz.
Değerinizi beslemek istiyorsanız yapacağınız bellidir:
-Hayatınızdaki tüm gereksiz meşguliyetleri çıkarıp atın.
-Başarının sadece alın terinden geçtiğini onaylayın. Alın terinizi katmadığınız başarının onurunu üstlenemeyeceğini kabul edin.
-Erken kalkın ki dünya erken kalkanların malıdır.
-Asla boş oturmayın. Ne televizyonun, ne bilgisayarın karşısında ne parkta, ne otobüste, ne kuyrukta… Hiçbir yerde bir dakika bile boş durmayın. Boş durmak, faydasız bir iş yapmaktır.
-Boş dakikalarınızda yapabileceğiniz faydalı işler, hobiler listesi oluşturun.
-Yapacak hiçbir iş bulamıyorsanız yürümek, gülümsemek, derin solumak, hatta salonu dağıtıp düzeltmek de bir iştir. Yapacak iş bulamamak imkânsızdır. Çevrede milyonlarca iş varken boş duran kimseyi suçlamasın.
-İlle de işi başkası vermek zorunda değil. Kendinize iş yapın. Siz de bir gün kendi işinize ücret ödeyebilir hale gelirsiniz.-İşleriniz arasında saat başı 5-10 dakika kaslarınızı gevşetmek ve zihninizi boşaltmak için durun. Ancak en iyi dinlenmenin yolunun da farklı biçimde çalışmak olduğunu unutmamalısınız.
İnsanı çok çalışmak bir yorarsa, boş oturmak on yorar. Çalışarak ilerleyeceksiniz ve attığınız her adım sizi yeni bir kapının önüne getirecek. Siz ilerledikçe yeni yollar açılacak. Çalışmaya alışmanızın sonunda,
-Akşamınıza gönül huzuru içerisinde uyumaya hazır ulaşacaksınız.
-O günkü iş ve üretim hâsılanız kalbinizi coşturacak.
-Yaşamanın, kendini gerçekleştirmenin evrende varlık, etki ve iz oluşturmanın değerini kavrayacaksınız.
-Sevilen meşguliyetlerle en ciddi hastalıkların bile iyileşebildiğini fark edeceksiniz.
-Vücudunuzdan toksinleri, zihninizden düşünce virüslerini atmış olacaksınız.
-Basit kafalarla ve dedikodularla kıvranan doyumsuz ve tatminsiz insanlarla aranızda uçurumlar oluşacak.
-Üretiminiz ve birikiminiz hızla artacak, başarınız geometrik katlanacak.
-Varlığınız insanlığa rahmet olacak ve vesilenizle çok sayıda insanın ıstırabı dinecek.
Edison’a başarısının sırrını sormuşlar da yüzde birini zekâyla, yüzde doksan dokuzunu çalışmayla ilişkilendirmiş
Çalışmaya köle olan başarıya sultan olur. İşte başarının sırrını açıklayan o ayet:
“Bir işten boş kaldın mı hemen diğer işe giriş.” (Kur’an: İnşirah, 7-8)Çalışmanın coşkusunu keşfetmek muhteşem bir ilahi lütuftur. Şükürsüz gönüller çalışmaktaki lezzetleri tadamıyorlar. Herkesin çalışmanın coşkusunu keşfetmesini dilerim.
Dr. Muhammed Bozdağ
Mevlana denizinden ...
Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz..
Soru: Ben nasıl öleceğimi merak ediyor, hayalimde hep öleceğim anı düşünüyorum.
Son anımda iyi şeyler düşünerek, güzel sözler söyleyerek gitmeyi çok arzu ediyorum. Böyle güzel bir gidiş için ne yapmam gerekir acaba, diye soruyorum.
Efendim, bu mesele, hemen hepimizin bir numaralı meselesidir. Ölmeye aday olan her insan iyi bir ölümle gitmeyi, güzel şeyler düşünüp söyleyerek buradan imanla ayrılmayı hayatının gayesi bilir. Ancak bu gayeyi gerçekleştirmek için Peygamberimiz (sas)'in ikazını hatırdan çıkarmamak gerekir. Bakın ne buyuruyor aleyhis'salat-ü ves'selam Efendimiz:
"– Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!"
Demek ki hayatımızı nasıl yaşadığımız mühim. Güzel bir gidiş için güzel bir İslami hayat yaşamak gerekir. İmani konuları benliğimizdeki iman merkezleri olan (sır, hafi, ahfa) gibi latifelerimize hayat boyu yerleştirmeye çalışmalı, söylentilerle sökülmez hale getirmeyi, hayatımızın bir numaralı meselesi haline getirmeliyiz.
Başka bir ifadeyle, insan hayatı boyunca inançlarına kalbinde, gönlünde, hafıza ve hayalinde ne kadar yer verir, ne kadar üzerinde titrer, yaşayışında uygularsa, ölürken de o nispette onunla meşgul olur, şuuraltında yerleşmiş olan o meşguliyetinin tekrarıyla son nefesini verir. Yani hayatı boyunca neyi fikretmişse, son nefesinde de onu zikreder. Böylece Efendimiz (sas)'in, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz. Nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz" haberi tecelli eder. Nitekim irşat eserlerinde bu konuya şöyle bir örnek de verilir:
Hayatı boyunca İslam'ı aşk ve şevkle yaşayarak yaşlanan bir hastayı muayene eden doktorlar, 'Bize düşeni yaptık, gerisi Allah'a kalmış!' diyerek giderler. Son anlarını yaşayan hasta ise baygın halde yattığı yatağından doğrularak yumuk gözlerle oğluna seslenir:
– Oğlum, çabuk beni musluğa götür, abdest alacağım, baksana vakit girmiş, namazımı geciktirmemeliyim, diyerek nefes nefese oturduğu yerde uzattığı ellerine döküldüğünü hayal ettiği sudan abdest almaya başlar. Acele ile her zaman yaptığı gibi camiye koşar, girdiği safta yine hayalen yerini alır, ellerini kulaklarına kaldırarak son gücüyle 'Allahü Ekber' diye tekbir alır. Ancak aldığı bu tekbiri son sözü olur, tekbirle birlikte yatağına yığılıp kalır. İşte bu hâl, "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz!" gerçeğinin bir örneğini teşkil eder. "Dervişin fikri ne ise, zikri de odur." sözü de bunu ifade eder.
Demek ki, ömür boyu kalbimizde, gönlümüzde neleri beslemiş, neleri hafızamıza nakşetmiş, nelerle meşgul olmuşsak ölüm anında da şuuraltına yerleştirdiğimiz bu konuların gereğini hayal edip yapacak onu yaşayacağız. Hayat boyunca ihmal etmediğimiz namazımızla, tekbirimizle hayatımızı noktalamamız bile söz konusu olacaktır.
İşte hadis-i şerif de bize bu vazgeçilmezimizi hatırlatıyor: "Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz." Öyle ise bütün mesele nasıl yaşadığımız, hayatımızı nelerle meşgul edip tükettiğimiz meselesidir. Her insan kendine bu soruyu sormalıdır:
-Ben nasıl bir hayat yaşıyorum? Neleri hayatımın gayesi, hedefi haline getiriyorum? Şuuraltıma neleri yerleştiriyor, son nefesimi verirken neleri tekrarlayacak duruma geliyorum? Bence her birimizin kendi nefsimize sormamız gereken ihmal edilemez sorular olmalıdır bunlar. Efendimiz'in bu ikazını hatırımızdan hiç çıkarmamalıyız:
Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!
Ne dersiniz bir düşünelim mi? Nasıl yaşıyoruz?
.... Ahmet ŞAHİN..
ticaret (?)!
3 Mart 2009 Salı
The Last Of The Mohicans
Cora - The Last Of The Mohicans
Glade (Pt. 2) - Randy Edelman, Trevor Jones
The Kiss - Trevor Jones
Çok eski bir flim.. ''Son Mohikan''...
Tüm albümü beğenerek dinliyorum...
Aklın yolu bir..(!)

Fakat bu bir olan yolu buluncaya kadar, büyük çabalar gerekiyor. Her nesil, Amerika’yı yeniden keşfedercesine, el yordamıyla doğruları bulmaya çalışıyor.
Oysa ki, hayatın doğruları şimdiye kadar milyonlarca kere yaşanmıştır. Hele de bizim inancımızla…
İnsanlık dünyasının nice parlak yıldızı bizim inancımızı paylaşan insanlar arasından çıkmıştır.
Bu dünyada nasıl yaşanacağını, nasıl üzüntüsüz olunacağını hayatlarıyla göstermişlerdir. Başta Peygamberimiz (A.S.M.) olmak üzere, bütün peygamberler, evliyalar, Allah dostları, bu güzel insanların ilk sırasında yer alanlardır.
Bunlar, doğru aklı, doğruyu bulmakta kullanmışlar ve bizlere de yaşanmaya değer hayatı göstermişlerdir.
O güzel insanların karşılarına çıkan kötüler de olmuş… Fakat bunlar, hem kötülüklerle tadı kaçırılmış bir ömür sürmüşler, hem de unutulup gitmişlerdir. Unutulmayanlar da, daima nefretle anılmışlardır.
Güzel insan olmak…
Bütün mesele bu…
Güzel insan olabilmek için de güzelliği önce kendi içinde bulmak gerekir.
Güzellik nasıl bulunur?
Nasıl yansıtılır?
Çirkinlik ve üzüntü nasıl yenilir?
Güzelliği bulmak ve güzel güzel yaşamak, her şeyden önce hayata bakış açımızı düzeltmemizi gerektiriyor.
Hayata nasıl bakacağız?
Olayları nasıl değerlendireceğiz?
İnsan olarak, bizim bu dünyadaki öncelikli görevlerimiz nelerdir?
Ve en önemlisi, hangi özellik ve alışkanlıklarla kendimizi sıradan ve basit yaratık olmaktan kurtarabiliriz?
Sıradan ve basit yaratık olmak…
Daha da kötüsü, çevresini rahatsız eden, üzen bir dert küpü olmak…
Bu mümkün mü?
Bir denenme ve sınanma dünyasındayız.
Elbette bir yığın dert var önümüzde. Bütün bunlara rağmen, hayatı yaşanabilir kılmak ve daha da öteleri kazanabilmek için kullanmak mecburiyetindeyiz.
Üzüntüyü azaltabilmek için, sadece bakış açımızı değiştirmek bile yeterlidir. Olayları, insanları, yorumlama biçimimiz hayatımızın tadını tuzunu ya sağlayacak, ya da kaçıracaktır…
Bakış açısına göre insan, acıdan bile tat alabilir… Tatlıdan dahi haz duymayabilir.
Üzüntülere pabuç bırakmamak için elbette birçok etkili tedbir vardır. Önce bunları bilmeli, sonra da hemen uygulamaya koymalıdır.
Aynı şartlarda yaşayan birçok insan, üzüntü düzeyi bakımından çok değişik durumda bulunuyor. Biri hayatı çekilmez bulurken, diğeri, fevkalade mutlu olduğunu söyleyebiliyor.
İyimser insanlar “ güzel görür, güzel düşünür”, dolayısıyla da “hayatlarından lezzet alırlar”.
Her zaman tatlıya ulaşamayabiliriz. Öyleyse, acılardan tat almayı da bilmeliyiz. Bazı insanlar nasıl damak zevki için, çok acılı yemekler, hatta çiğköfteler yiyorlarsa, ruhumuzun acılarından da değişik lezzetler çıkarmayı bilmeli değil miyiz?
Karanlığın da hayatımızdaki yerini kabul etmeliyiz. Çünkü, her şey zıddıyla bilinir. Karanlık olmasaydı aydınlığın kıymetini hakkıyla anlayamazdık.
Acılarla da tatlıların değeri ortaya çıkar.
Çirkin güzelliğin idrakini sağlar.
Ağlamak olmasaydı, gülmek, güzelliğinden çok şey yitirirdi.
Hayat, karanlıkla aydınlığın, acıyla tatlının, gözyaşıyla tebessümün, mutsuzluklarla mutluluğun bütünüdür.
Önemli olan, seçme hakkımızı daima iyi kullanmak, güzeli, doğruyu, faydalıyı yaşatmaktır.
Mümkün olanın en iyisini, en güzelini, en doğrusunu yapma azmi, içimizde sürekli canlı kalmalıdır.
Hedeflerimize tamamen ulaşamasak bile, gönlümüzde üzüntü yerine, vazifesini yapmış olmanın huzuru doğacaktır.
Alıntı..
Hubeyb ..
Kafile birgün yola çıktı. Zeyd ibni Desine ve Hubeyb ibni Adî de aralarındaydı.
Recî suyu denilen yerde, İslâmiyet’in yayılmasını istemeyen 100 kâfir onlara pusu kurdu. Hepsi de çok iyi okçuydu.
Müthiş bir çarpışma oldu. Sonunda Zeyd ile Hubeyb esir düştü. Diğerlerinin ruhu Cennete uçtu.
Bu İslâm düşmanları iki esiri Mekke’ye götürdüler.
Onları, Bedir Savaşında ölen yakınlarının intikamını almak isteyenlere sattılar.
Kâfirler, ellerini ve ayaklarını zincire vurdukları Zeyd ile Hubeyb’i ayrı ayrı yerlere hapsettiler.
Birgün Hubeyb’in elinde bir üzüm salkımı gördüler. Mevsim üzüm mevsimi değildi. Ona üzümü kim vermişti? Şaşıp kaldılar.
Yine de onları idam etmeye karar verdiler. Ten’im denilen yerde Mekke halkını topladılar.
Zeyd ile Hubeyb’e:
“Gelin,” dediler. “Dininizden dönün, sizi serbest bırakalım.” Ama onlar bu teklifi kabul etmediler.
İki şehit adayı idam edilmeden önce ikişer rek’ât namaz kıldılar.
Müşriklerin lideri Ebû Süfyan o günlerde daha Müslüman olmamıştı;
darağacının altındaki Zeyd’e yaklaştı:
“Allah aşkına söyle Zeyd!” dedi. “Şimdi sen çoluk çocuğunun yanında olsaydın, senin yerinde Muhammed bulunsaydı, seni idam edeceğimize onu öldürseydik ne iyi olurdu, değil mi?”
Zeyd İbni Desine, iman zevkinden yoksun bu adama hayretle ve acıyarak baktı:
“Sen ne diyorsun?” dedi. “Muhammed aleyhisselâm’ın burada olması şöyle dursun, onun şu anda bulunduğu yerde ayağına diken batmasına bile gönlüm razı olmaz.”
Ebû Süfyan hayretten donakaldı:
“Ben dünyada, Muhammed’in arkadaşlarının onu sevdiği kadar birbirini seven kimse görmedim” dedi.
Sonra kalkıp Hubeyb’in yanına gitti. Aynı şeyleri ona da söyledi. Ondan da aynı cevabı aldı.
Hubeyb’i çarmıha gerer gibi kuru bir ağaca bağlamışlardı. Ondan intikam almak isteyenler mızraklarını sıkı sıkı kavrarken Hubeyb’in ağzından şu sözler döküldü:
“Müslüman olarak öldükten sonra, ölüm şeklinin ne önemi var?”
اَللّٰهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْهَمِّ وَالْحَزَنِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْعَجْزِ وَالْكَسَلِ، وَأَعُوذُ بِكَ مِنَ الْجُبْنِ وَالْبُخْلِ،
وَأَعُوذُ بِكَ مِنْ غَلَبَةِ الدَّيْنِ وَقَهْرِ الرِّجَالِ
Alıntı..




