27 Şubat 2009 Cuma

Göksel Baktagir..

08-Naz.mp3 - Göksel Baktagir




VEDA.mp3 - Göksel Baktagir

Denizlerin şehadeti..


..........Sonra, o mütefekkir yolcu her sayfayı okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve madeni olan iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden;
semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği halde, "Hel min mezîd" deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u huruşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir.
Lisan-ı hal ve lisan-ı kâl ile "Bize de bak, bizi de oku" derler.
O da bakar, görür ki:

Hayattârâne mütemâdiyen çalkalanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler.
Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.

Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki:
Gayet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin idare ve iaşesiyle olduğunu ispat eder.
Şualar.. A. Kübra..

26 Şubat 2009 Perşembe

De ki:


Rahman ve rahim olan Allahın adı ile..
De ki; Eğer Allahı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin..ve günahlarınızı bağışlasın..
Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir..
Al-i İmran...31. ayet

Hayret..

Peygamber Efendimizin (s.a)

"Rabbim! Hayretimi artır!" diye dua ettiği rivayet olunur...

'Hayret', kişinin bilmediği birşey karşısında şaşırmasıdır; ardından 'merak' gelir.

İnsanoğlu önce hayret eder, sonra meraklanır, ilgilenir ve böylelikle öğrenmeye başlar. İlgi olmadan bilgi olmaz çünkü.

Bilgilenmek için, ilgilenmek gerek!

Nitekim Aristo, "Metafizika"sının girişinde "Bilgi hayretle başlar" der.

Hayretlere garkolmak, âlemi temaşa edenlere mahsus bir keyfiyettir. Temaşa olmadan, seyr ü sefer olmadan hayret olmaz!

Hayret olmayınca da hiçbir şey olmaz! O halde hayrete düşmekten niçin korkalım?!?

Peygamber Efendimizi izleyerek niçin bizler de hayretimizin artmasını dilemeyelim?!?
Binaenaleyh korkmayalım ve dileyelim ki Rabbimiz hayretimizi artırsın da seyran u hayran olsun cümle âlem!

Dücane Cündioğlu

25 Şubat 2009 Çarşamba

İnsaf..

Geçen akşam, ,izlediğim Bloglardan yola çıkarak bir bloğa uğradım.. Kendilerini Risale-i nur ve nurcuları karalamaya adadıkları içeriklerinden belli oluyordu..

Müslümanların ençok ihtiyaç duyduğu uhuvvet ve kardeşlikden yoksun olduklarını anlmak için alim olmaya gerek yok..

İslamiyet adına hiçbir fedakarlıkda bulunmayanların bu davayı lekedar etmek istemesi nefsi ve şeytanın himmeti iledir..

Risale-i Nur nedir?

Gayesi nedir?

Türk milletine ve gençliğine neler kazandırmıştır..?

zerre kadar insafı ve imanı bulunan GÖREBİLİR!

Risale-i nur hakkında Nur forum da paylaştığım bazı başlıkların linkini veriyorum..


Risale-i Nur Muarızı yazarların istinadları hakkında ilmi bir tahlil ( ittihad 'dan iktibas yaptığım başlık daha yarım)

Nurcuyum nedenmi?

Hüseyin hocamın yine ittihaddan paylaştığı bir başlık..

Bazı tenkidlere Abdulkadir Badıllı Abinin cevabı..(tık)

Mustafa demirci& Mehmet emin ay


mustafa demirci & mehmet emin ay - na´t.mp3 -

24 Şubat 2009 Salı

Şimdi burada olmak vardı..

Nasıl da huzur veriyor...

Mustafa demirci-Asude


Asude - Mustafa Demirci

Sıkıntılarımıza islam kültürü ile bakabiliyormuyuz..

Sıkıntılarımıza İslam kültürüyle bakabiliyor musunuz?


-Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir. Kim de zerre kadar şer işlerse cezasını çekecektir!

Bu mealdeki ayetlerin gelişinden sonra bazı hassas insanlar Efendimiz (sas) Hazretleri'ne gelerek:

- Ya Rasulallah, derler, ne olacak bizim halimiz? Kim zerre kadar günah işlerse cezasını çekeceği bildiriliyor. Bizler ise günahtan hali olamıyoruz. Zerresinin de ahirette karşılığını göreceksek nasıl dayanacağız biriken bunca günahların cezasına?

Aleyhissalatü vesselam Efendimiz'in rahatlatıcı cevabı şöyle olur:

- Siz hayat boyunca hiç hastalanmıyor musunuz? Sıkıntı ve üzüntülere maruz kalmıyor musunuz?

- Evet kalıyoruz, derler. Hayat boyu hastalandığımız da oluyor, sıkıntı ve üzüntülere maruz kaldığımız da..

-İşte istemeden maruz kaldığınız o hastalık ve üzüntüler işlediğiniz bazı günahların cezasını teşkil eder,keffareti yerine geçer. Şayet sıkıntı içindeki sevapları, mükafatları düşünerek sabreder de şikâyetçi olmazsanız!.

Bu açıklamadan sonra rahatlayan soru sahipleri, artık maruz kaldıkları sıkıntı ve zorluklardan 'İnşallah günahlarımızın kefareti yerine geçer, affımıza vesile olur.' diyerek dayanma gücü kazanmışlar, aşırı gerginliğe girmemişlerdir.

Demek ki zerresini dahi zayi etmediği günahları cezasız bırakmayan Allah (cc), maruz kalınan hastalıkları, sıkıntı ve musibetleri bu günahların cezası yerine kabul etmektedir. Böylece inanmış insanlar, kurtulamadıkları bazı günah ve kusurların cezasını burada çekmekte, ahirete tehirinden de kurtulmuş olmaktalar.

İşte bundan dolayı, hayata İslam kültürüyle bakan insanlar, başına gelen hastalık ve zorluklardan sonra, inşallah günahlarımın affına sebep oluyor, diyerek gerginlik duygusuna girmez, hep sabır içinde şükretme huzuru duyarlar, şikâyete yönelmezler.

Zaten inanmış insanlara günahlarının cezası çoğunlukla dünyada gelir, ahirete tehir edilmez. Bu, Allah'ın onları yine sevdiğinin ve koruduğunun da işareti olur. Eğer bir kula bunca günah ve isyanlarına rağmen bir sıkıntı ve zorluk gelmiyor, bir ikaza maruz kalmıyor da, şımarıklık ve günahkârlığını devam ettiriyorsa, cezası mahşere tehir ediliyor demektir. Asla hayrına değildir burada cezasız kalması, isyan ve tuğyanına da devam etmesi.

Bu sebeple imanlı insanlar, başlarına gelen musibetlerden dolayı hep sabretmiş, ahirete tehir edilmeyip de dünyada verilen bir uyarı olarak yorumlayıp teslimiyetlerini sürdürmüş, böylece İslam kültürüyle baktığı hayatında hep mutluluk duymuşlardır.

Efendimiz, imanlı insanın duyduğu bu mutluluk anlayışını hiç unutulmayan şu özel ve güzel hadisiyle izah etmiştir:

- İmanlı insanın anlayışına hayret edilir. Çünkü üzülecek bir musibete maruz kalsa sabreder kazanır; sevinecek bir nimete nail olsa şükreder yine kazanır. Böylece imanlı insan, hayatındaki her olayı hakkında hayra çevirir. Ya sabreder kazanır, ya şükreder kazanır. Her iki halde de hep kazanır, hiç kaybetmez. Bundan dolayı hayata iman gözlüğü, İslam kültürüyle bakanlar hali hep kazançlı olur:

- Ya sabreder kazanır, ya da şükreder kazanır.

İşte biz bu bakışa, 'Hayata İslam kültürüyle bakış!' diyoruz. Musibete maruz kalanlara yıkılmama gücü veren bakış.

- Yeter ki olaylara İslam kültürüyle bakmasını bilsin, bunu bir teselli değerlendirmesi sanmayıp gerçeğin kendisi olduğunun farkında olsun.


19 Kasım 2008, Çarşamba
....
Ahmet Şahin..

22 Şubat 2009 Pazar

Aç açabildğin kadar sineni Ummanlar gibi olsun

Sevgi ve korku, Allah için olmalı


Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arkadaşım!

Muhabbet, şu kâinatın bir sebeb-i vücududur, hem şu kâinatın râbıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir.

İşte şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.
İşte, ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın, havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz, fıtratında derc olunmuştur.

Alâküllihâl, o muhabbet ve havf, ya halka veya Halıka müteveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyyedir; halka muhabbet dahi belâlı bir musîbettir.

Çünkü, sen öylelerden korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını kabul etmez.

Şu halde, havf elîm bir belâdır.


Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder.

Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde doksan dokuzu mâşukundan şikâyet eder.

Çünkü, Samed aynası olan bâtın-ı kalb ile, sanem-misâl dünyevî mahbublara perestiş etmek, o mahbubların nazarında sakîldir ve istiskàl eder, reddeder.

Zîrâ fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehevânî sevmekler, bahsimizden hariçtir.)

Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refâkat etmiyor, senin rağmına müfârakat ediyor.

Mâdem öyledir, bu havf ve muhabbeti, öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.


Evet, Halık-ı Zülcelâlinden havf etmek, Onun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir.

Havf, bir kamçıdır; Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir vâlide, meselâ, bir yavruyu korkutup, sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü, şefkat sînesine celb ediyor.

Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem'asıdır. Demek, havfullahta bir azîm lezzet vardır.


Mâdem havfullâhın böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullahta ne kadar nihayetsiz lezzet bulunduğu mâlûm olur.

Hem, Allah'tan havf eden, başkaların kasâvetli, belâlı havfından kurtulur.

Hem, Allah hesâbına olduğu için mahlûkata ettiği muhabbet dahi, firâklı, elemli olmuyor.

Bediüzzaman-sözler..

21 Şubat 2009 Cumartesi

Dua Qunut( sudais & syuraim)


Dua Taubat - As Sudais & Asy Syuraim

Engüzel Ramazan-ı şerif ,Kâbe-i Muazzama da geçendir elbette..Binlerce kişi ile beraber aynı anda aynı duaya amin demek...ne muazzam

Fatiha-i şerifden sonra söylenen '' Amin '' sesini işitmek ve orada bulunup dahil olmak , kıymet biçilmez bir hazine..

Vitir namazının sonunda okunan bu muazzam dua yaklaşık 30 dk sürüyor, ve her zerrenize kadar hissediyorsunuz..acziyetinizi ve fakrınızı..O(c.c) na olan muhtaçlığınızı..

Rabbim tekrar tekrar nasib etsin tüm isteyenlere(inşaallah..)

İmamın gözyaşları içinde okuduğu dualar , inşaallah kabule karindir..

Amin Amin Amin...

Kulağımızın pası silinsin..


YASINI SERIF KABE IMAMLARI - airwolf




At - Tariq - shuraim

20 Şubat 2009 Cuma

Masumiyet..


-mka- dedi ki...
Henüz doğmamış, doğrulmamış Zeyneb'ime yazdığım bir şiir geldi aklıma.. Var ol..

ZeynebKızım uyanmış, güzel uyanmış;

Narinim benim, pembelere boyanmış..

Ürkmüş yağmurlardan, kirpikleri ıslak,

Yavrumun minik aklı, korkulara bulanmış..

-mka-

Şimdi burada olmak vardı..


Çoğukez '' şimdi burada olmak vardı '' demişsinizdir sizler de..Balonun içi ürkütücü olabilir ama böyle temiz ve yeşil biryer de olmak vardı şimdi..
Elbette ki burası cennet değil.. ruh hayâl sür'atinde hareket edemiyor..mukayyed..
Kuvve-i hayâl iye ise serbest (:

Ne için geri kaldık? ...

Üçüncü İşaret:

Ehl-i bid’a diyorlar ki: “Bu taassub-u dinî, bizi geri bıraktı. Bu asırda yaşamak, taassubu bırakmakla olur.

Avrupa, taassubu bıraktıktan sonra terakki etti?”

Elcevab: Yanlışsınız ve aldanmışsınız veya aldatıyorsunuz.

Çünki Avrupa, dininde mutaassıbdır. Hattâ bir âdi Bulgar’a veya bir nefer-i İngiliz’e veya bir serseri Fransız’a “Sarık sar. Sarmazsan hapse atılacaksın!” denilse, taassubları muktezasınca diyecek: “Hapse değil, öldürseniz bile, dinime ve milliyetime bu hakareti yapmayacağım!”

Hem tarih şahiddir ki: Ehl-i İslâm ne vakit dinine tam temessük etmiş ise, o zamana nisbeten terakki etmiş. Ne vakit salabeti terketmişse, tedenni etmiş.

Hristiyanlık ise, bilakistir. Bu da, mühim bir fark-ı esasîden neş’et etmiş.

Hem İslâmiyet, sair dinlere kıyas edilmez. Bir müslüman İslâmiyetten çıksa ve dinini terketse, daha hiçbir peygamberi kabul edemez; belki Cenab-ı Hakk’ı dahi ikrar edemez ve belki hiçbir mukaddes şey’i tanımaz; belki kendinde kemalâta medar olacak bir vicdan bulunmaz, tefessüh eder.

Onun için İslâmiyet nazarında, harbî kâfirin hakk-ı hayatı var. Hariçte olsa musalaha etse, dâhilde olsa cizye verse; İslâmiyetçe hayatı mahfuzdur.

Fakat mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Çünki vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir hükmüne geçer.

Halbuki Hristiyanın bir dinsizi, yine hayat-ı içtimaiyeye nâfi’ bir vaziyette kalabilir. Bazı mukaddesatı kabul eder ve bazı peygamberlere inanabilir ve Cenab-ı Hakk’ı bir cihette tasdik edebilir.

Acaba bu ehl-i bid’a ve doğrusu ehl-i ilhad, bu dinsizlikte hangi menfaati buluyorlar? Eğer idare ve asayişi düşünüyorlarsa;

Allah’ı bilmeyen dinsiz on serserinin idaresi ve şerlerini def’etmesi, bin ehl-i diyanetin idaresinden daha müşkildir.

Eğer terakkiyi düşünüyorlarsa; öyle dinsizler idare-i hükûmete muzır oldukları gibi, terakkiye dahi manidirler.

Terakki ve ticaretin esası olan emniyet ve asayişi kırıyorlar.

Doğrusu onlar, meslekçe tahribatçıdırlar. Dünyada en büyük ahmak odur ki, böyle dinsiz serserilerden terakki ve saadet-i hayatiyeyi beklesin.

Böyle ahmaklardan mühim bir mevkii işgal eden birisi demiş ki: “Biz, Allah Allah diye diye geri kaldık. Avrupa, top tüfek diye diye ileri gitti.”

“Cevab-ül ahmak-is sükût” kaidesince, böylelere karşı cevab sükûttur.

Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gafiller bulunduğundan deriz ki:

Ey bîçareler! Bu dünya bir misafirhanedir. Her günde otuzbin şahid, cenazeleriyle “El-mevtü hak” hükmünü imza ediyorlar ve o davaya şehadet ediyorlar. Ölümü öldürebilir misiniz? Bu şahidleri tekzib edebilir misiniz? Madem edemiyorsunuz; mevt, Allah Allah dedirtir.

Sekeratta Allah Allah yerine; hangi topunuz, hangi tüfeğiniz, zulümat-ı ebedîyi o sekerattakinin önünde ışıklandırır, ye’s-i mutlakını ümid-i mutlaka çevirebilir?

Madem ölüm var, kabre girilecek; bu hayat gidiyor, bâki bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse; bin defa Allah Allah demek lâzım gelir.

Hem Allah yolunda olsa; tüfek de Allah der, top da Allahü Ekber diye bağırır, Allah ile iftar eder, imsak eder.(Mektubat, sh. 435)
Bediüzzaman Said nursi..( r.a)

Ölüm..

İnsan ne kadar ölümden korunmaya çalışsada kaçış yoktur

Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse "Bu, Allahtandır" derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, "Bu, senin yüzündendir." derler. Ey Muhammed! De ki: "Hepsi Allah'tandır." Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar? (NİSA/78)

Şüphesiz ki, kıyamet saatinin bilgisi Allah yanındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde ne varsa (erkek veya dişi oluşunu, renk ve özelliklerini) O bilir. Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiçbir kimse hangi yerde öleceğini de bilemez. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla bilir, her şeyden haberdardır. (LOKMAN/34)

De ki: "Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm, muhakkak sizi bulacaktır. Sonra görünmeyeni ve görüneni bilene döndürüleceksiniz. O size (bütün) yaptıklarınızı haber verecektir. (CUM'A/8)

De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçmak size asla fayda vermez. Vereceğini var saydığınız takdirde de ancak pek az faydalandırılırsınız." (AHZAB/16)

İman edenler müslüman olarak ölmeyi isterler

"Ey Rabbim! Sen bana dünya mülkünden nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!" (YUSUF/101)

De ki: Benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi Allah içindir. (EN'AM/162)

"Senin bize kızman da sırf Rabbimizin âyetleri gelince onlara iman etmemizden dolayıdır.

Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve canımızı müslüman olarak al." derler. (A'RAF/126)

16 Şubat 2009 Pazartesi

selamların en güzeli ile...

(Kısa bir aranın ardından ...)

Sevgili Çalıkuşu flameye çok teşekkür ederim..zarif ve kıymetli taltifi için..

Bu tarz şeylerde pek bulunmadığım pekde anlamadığım için mazur görünüz..

Sanırım zaman ve emek harcayan her blog sahibi buna değer..

yazdıkları ile hayatıma birşeyler katan bazı değerli adreslere bu hediyeyi vermek isterim..

Sizler Cennetâsâ bir baharda geleceksiniz!

Ehl-i kalb için bazan sükût dahi bir konuşmaktır

İnsan dilinin altında saklıdır...

Aşk-ı Beka

Ay-sima

Nedensiz
.
.
.

ve hayırhahlık adına emek sarfeden tüm kıymetli zatlara....
selam ve dua ile....

10 Şubat 2009 Salı

tevbe Ya Rabb...

Ey Rabb-i Rahîm’im ve ey Hâlık-ı Kerim’im!

Benim sû’-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi’ olup gitti.

Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır.

Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum.

Bilmüşahede göre göre gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum.

O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebed-ül âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır.

Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat’î bir yakîn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânidir ölür.

Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır.
Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

Ey Rabb-i Rahîm’im ve ey Hâlık-ı Kerim’im! كُلُّ آتٍ قَرِيبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim.

Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kaliyle bağırarak derim: El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar!

İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum.

Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: El-Aman el-Aman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle!

İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım.

Teşyi’ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce’ ve mence’ yok.

Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip diyorum: El-Aman, el-Aman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan!

Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir.

İlahî! Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib’in senin rahmetine yetişmek için vesilemdir.
Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum.

Ey Hâlık-ı Kerim’im ve ey Rabb-ı Rahîm’im! Senin Said( ene..) ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi’, hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor.

Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru’ ve niyaz eder.

Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zâten o senin şânındır. Çünki Erhamürrâhimîn’sin.

Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin.

Senden başka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!..”

Bediüzzaman Said Nursi ( R.A)

9 Şubat 2009 Pazartesi

gizem(?)

Esrarı içinde saklıdır hayatın..
Bir ömür peşinde koşmalısın..
by ene...

Esmânın Kanatlarında..

Esmânın kanatlarında

Ey Allah’ım, Sen, Seni bildiğin gibisin. Benim haddim bilmediğimi bilmektir.
Rahman Sensin; Seni beni sevmen benim kendimi sevmemden daha sevimlidir bana.
Rahîm Sensin ki, beni yokluğun ürpertisinden aldın, rahmetinin kucağında teselli ettin.
Melîk olmasan Sen, ben beni nerede bulurum?
Kuddûs olduğun için, şu toprak bedenin kara toprağa secdesiyle günahları aklarsın.
Selâm olan Sen, beni benim ettiklerimden sâlim eylemek dilersin.
Mü’min olmasan Sen, göz gördüğüne kanmaz, kulak duyduğuna inanmaz, kalp sevdiğine doymaz, ruh varlığına razı olmaz.
Müheymin olan Sen, ümit kapılarını hep açık tutarsın. Ben kendimi ateşe atsam da Sen beni benden kollarsın.
Azîz olmasan Sen, alçalan gönül nasıl yücelir?
Cebbâr olmasan Sen, kirpik göze batar, dil damağı incitir, mızrap teli kırar, hâr güle ağır gelir. Mütekebbir Sensin ki, büyüklük yalnız Sana yaraşır; Sana karşı tekebbür eden zillete düşer. Hâlık olmasaydın Sen, yokluğun varlığa yüzü tutmazdı.
Bârî Sensin ki, Senin sözünle ten cana yoldaş oldu, ateş suya sırdaş oldu.
Musavvir olmasan Sen, yüzüm olmazdı yüzüme bakmaya.
Gaffârsın ki, bağışlaman için bahane gerekmez; kapından eli boş dönülmez.
Kahhârsın ki, ateş emrinle serinler, taş izninle yumuşar; takdirinle can tende konaklar, kudretinle ağaç çekirdeğe sığar.
Vehhâb Sensin ki, vermek duygusunu vermekle zengin ettin beni.
Rezzâk ol bana; rızkı Senden bilmekle rızıklandır beni.
Fettâhsın ki; kalbimi hakka açtın, hakkı kalbimde çoğalttın.
Alîm olmasan Sen, kimse bilmez bilmediğini, kimse bilmez bildiğini.
Kâbıdsın ki, sabırla sınarsın sevdiğini ve seversin sabredeni.
Bâsıtsın ki, celâlinden cemâline kapılar açarsın, göğsümü sonsuzluk vaadinle genişletirsin, darlandığımda rahmetini lûtfedersin.
Hâfid olan Sen, kendini yücelteni alçaltırsın.
Râfi’sin ki tevazû haline yücelik bahşedersin.
Müzillsin ki, Seni tanımayan kör ve sağır sebeplere dilenci olur, Seni bilmeyen kendi varlığının ağırlığı altında ezilir.
Muizzsin ki, Sana secde edeni aziz eylersin. Semî’sin ki suskunluğum ve dilsizliğim bile katında dua olur.
Basîr olmasan Sen, göz gözü görmez, ışık kör kalır, karanlık karanlığa düşer.
Hakem olmasan Sen, akıl hikmete aç kalır, hikmet yetim kalır, hükümler hükümsüz kalır, işler faydasız kalır.
Adlsin ki, ahenk ve renk yerini bulur, düzen ve ölçü tamam olur, kalp ebedî ahenkten nasiplenir, ruh sonsuz adaletinle sevinir.
Latîfsin ki güzellerin güzel yüzüne bakacak güzel gözleri yokluğun körlüğünden çıkardın.
Habîr olmasan Sen, kim bilir ruhumun sessiz iniltilerini, kim dinler kalbimin ince sızılarını, kim söyler bana sonsuzluğun müjdesini, kim fısıldar kalbime ayrılığın çaresini?
Halîmsin ki verdiğin ekmeğe nankörlük edenin rızkını kesmezsin, günahkâra pişmanlık fırsatı verirsin, inatla yoldan çıkanı tekrar tekrar yola çağırırsın, kapına gelip pişman olanı rahmetinle sarıp sarmalarsın.
Azîmsin ki gökler azametinle yükselir, zerreler azametinin gölgesinde dolanır, denizler azametinle derinleşir, her nefes azametinin arşı altında alınıp verilir.
Gafûr olmasan sen, bunca çok günahımı rahmetinin yanında itiraf etmeye dilim varmazdı, bunca çok unutmuşluğumu affına emanet etmeye yüzüm olmazdı.
Şekûrsun ki, şükrümü arz ederken Sana yeniden şükür borçlanırım, minnettarlığımı söylerken yine Senin minnetin altında kalırım.
Alî olmasan Sen, kimsede yücelik ve kemâl olmaz, kimsenin kimseye bakacak yüzü olmaz, ben günahkârının huzuruna gelmeye yüzü tutmaz, sevinmeye ve sevilmeye hakkım olmaz.
Kebîr olan Sen, her secdemde küçült beni, cürümümün büyüklüğüyle değil irademin küçüklüğüyle hesapla beni.
Hafîzsin ki, her yaprak Senin kudret eline düşmektedir, yitirdiklerim Senin hıfzına emanettir, ayrılıkları Sen vuslata çevirirsin.
Mukît olmasan Sen, ekmek kimseyi doyurmaz, sular dudağı serin eylemez; kalbim kut ve gıdasını bulamaz, kaygılarım ve telaşlarım durulmaz.
Hasîb olan Sen, beni bana bırakma, hesabımı eksik çıkarma, kefîl ol ihtiyaçlarıma, beni Sensiz bırakma.
Celîlsin ki, taştan bile katı olan kalbimi vahyinin dokunuşuyla parça parça eyleyip gerçeğin kevserine göz göz pınar eylersin.
Kerîm olan Sen, elimi elime verdin, elimde olanın hepsi Senindir, elimde olmayanı da verecektir elbet keremin.
Rakîbsin ki, beni benden iyi bilirsin, kendimi kendime tanık eylersin, ancak başkaları gibi ayıplarımı yüzüme vurmazsın, beni kusurlarım yüzünden utandırmazsın.
Mucîbsin ki, Sana söylemek bile gerekmez, Sana ihtiyacımı arz etmem Senin-hâşâ- hâlimi bilmeyişinden değildir; Sen sessizliğimde ve suskunluğumda da duyarsın beni, yokluğumu ve sevdiklerime uzaklığımı en güzel varlık ve vuslat duası bilip icabet eylersin.
Hakîmsin ki, kelimelerin kalbine hikmeti Sen koyarsın; yoksa sözler anlamsızlığa yuvarlanır, kimse kimseye muhatap olmaz, söz dudağa değmez, dil avare kalır.
Vedûdsun bana ki, beni kimse sevmezken Sen sevdin, sevdiklerime beni Sen sevdirdin; Seni sevmekle sevineyim, Seni sevenleri seveyim, beni sevenlere Seni sevdireyim.
SENAİ DEMİRCİ ...

8 Şubat 2009 Pazar

ikaz-ı ilahi..


Kullarım sana benden soracak olurlarsa, muhakkak ki ben yakınım; beni çağırdığında çağıranın çağrısına icabet ederim; o halde onlar da benim çağrıma uysunlar ve bana iman etsinler, umulur ki irşat olurlar.”
Bakara-186
Sabah akşam Rablerinin rızasını dileyerek ona yalvaranlarla, dua edenlerle beraber sen de sabret.
Dünya hayatının güzelliklerini isteyerek gözlerini o kimselerden ayırma. Bizi anmasını unutturduğumuz ve işinde aşırı giderek hevasına uyan kimseye uyma.”
Kehf-28