31 Aralık 2008 Çarşamba

uzun yoldan geliyorum






Uzun yoldan geliyorum...Kelimelerin bittiği , sözün tükendiği yerden...Kirpiklerimle göğün tozunu eliyorum...

Geçmişim hem yârdan , hem serden...Uzun yoldan geliyorum...Bilsen nasıl yorgunum.Yüzüne bakmaya yüzüm yok!...

Hani zaman en iyi ilaçtı ? Zamanın açtığı yaralara devâm yok!...Sırtımda yüklü yılların vebâli , Sana dokunmaya mecâlim yok!...

Uzun yoldan geliyorum...Üstüm başım toz içinde...Karşında öyle necis kaldım ki...Sana dair, Senin içinde ; kendime öyle yabancı bırakıldım ki...Unuttum herşeyi bir bir...Verdiğim sözleri , ettiğim o yeminleri , Seni bıraktığım o tozlu rafların yerini...

Oysa Sen , hâlâ saklıyordun yaprak yaprak koynunda...Kuru bir salkım leylak çiçeğini...Uzun yoldan geliyorum...Geçmişim bir yığın siyah ve beyaz...

Artık karanlık yanımdan aydınlıklar devşiremiyorum...Her mevsim ayaz...Ve ben Sen'sizlikten kırılıyorum...Ve döküntü duvarlarımda yankılanan bir ses duyuyorum...Ey nâs!...Gözlerinizden akan ne kan ve ne yaş...

Bildiğin kir ve pas!...Uzun yoldan geliyorum... Karanlık , biçilesi bir renk değilmiş gönül libasıma... Gurbet neresi?... Bilemiyorum... Neresi sıla?... Varamadan menzile , gidiyorum ha gidiyorum... Bundan gayri bir âhım kalsın istiyorum , uzayan yollarıma...

Uzun yoldan geliyorum... Kulaklarımda hâlâ o buğulu ses , o hüzünlü tını...Bir çocuğun minicik parmaklarıyla dokunurdum Sana...Yer gök maviye bulanırdı...Mavi , o günlerden hatıra kaldı , hatırlasana...Ama dur!...

Unutan bendim öyle değil mi ya...Hani önce yaslardım yüzümü Sana , mis kokunu çekerdim içime ölesiye...Kalbim duracak gibi olurdu hani...Hâlâ bıraktığım yerdesin ve hâlâ aynı râyiha...Uzun yoldan geliyorum...Beni bir tek Sen anladın...

Kalemimden kan damlarken..."Takdire şâyân" aclılarım alkışlanırken , bana bir tek Sen ağladın...Aynaların ardındaki sır Sen'din...Beni bana yalansız bir tek Sen anlattın...

Uzun yoldan geliyorum...Son tâkatimde , elim kapının tokmağında...Bileklerimi kanatmış yılların prangaları...Yine Senin mekânındayım , yine Senin otağında...

Bu Kelâmı öyle özlemişim ki...Işıl ışıl o sarı sayfalarda...Kovma kapından n'olur!...Öyle muhtacım ki Sana...

Uzun yoldan geliyorum...

Ey Muciz'ul Beyân...Ey Kelâm-ı Kebir...Ey Sultanım'ın sonsuzluğa uzanan mukaddes emaneti...Ey Rabbim'in sarsılmaz ve kopmaz ipi...Uzun yoldan geliyorum...Son durağındayım şimdi hayatın...

Gözlerimdeki son pırıltı Sen ol istiyorum , kulaklarımdaki son tını...Aks-i sedân yankılansın istiyorum içimin şûristan yamaçlarında...

Vefasızım , beni affet

Alıntı..

30 Aralık 2008 Salı

Bu sırları kim çözebilir?( Az(ıcık) Uzun ama okumaya değer..)




BAZEN öyle anlar olur ki, o ânı yıllara değişmez insan.

Küçücük bir şey, bir ses belki de hayatımızı yeniler, tazeler. Martı sesinden denize yaklaştığınızı anlarsınız ya, işte öyle bir şey.

Olağanüstü bir ânın içine doğru çekildiğinizi hissedersiniz o zaman. Hayal değil gerçektir hepsi. Ama susarsınız, çünkü yaşadıklarınızı anlatmaya kelimeler yetmez. Gerçekten yaşamak için, gafletten uyanmak gerekir.

Bu imkânı bulan ve yakalayan; değişir, olgunlaşır. Yeniden doğuşun sırrına ulaşır. Sararmış otların baharı beklediği gibi, Rahman’ın rahmetini bekleyenlere cevap gelmekte gecikmez. Ve insan; “zamanı gelince” diye bir şey yoktur, bunu bir daha yakînen anlar. Ne yapacaksa şimdi, şu an yapmalıdır.

Gecikmek, elleri kirli devanasıdır. Dünyamızı ve diyarımızı terk etmelidir. Balığın suya, kuşun maviye, gözün ışığa acıktığı gibi kalbimiz de sevgiye acıkır. Kalpler, sahibini özler. Kalpler ki, ancak Onu (cc) anmakla tatmin olurlar.

Hayatın gerçek tadını, Onu anmakta bulurlar.Sonra bir soru takılır aklına, saniyeler su gibi akıp gider o sorunun cevabının peşinden. Bir fecir vakti, odanızın penceresinden kâinatın uyanışını seyredersiniz, neşeyle ve coşkuyla. Birazdan koca bir şehir uyanacak, insanlar gerine gerine yataklarından kalkacak.

Siz ise, günü erkenden karşılamanın sevinç ve huzurunu tâ içinizde duyacaksınız. Bir sabah vakti...Çocukça sorular soracaksınız belki; “Güneş şimdi acaba nerede? Hangi şevkle, hangi ümitle doğacak bugün? Ne bekliyor acaba, hizmetine karşılık bizden? Altın ışıklarını birazdan üzerimize doğru serperken, duayla mı karşılanmak ister?”

Yıldızlar ise, şahit olan göklerin şehadet kelimeleri olan yıldızlar. Uzak, çok uzaktaki yıldızlar; “Ne yer, ne içerler, ışıkları nereden gelir, nasıl gezerler. Sema denizinin bu nuranî balıkları, hiç acıkmazlar mı?”Hayaliniz birden denizlere de dalıp gidebilir o an. Belki de, “balıklar rüya görürler mi acaba?” diye düşünürsünüz.

Bir ses; “Balıklar rüya görmezler, denizler o kadar güzeldir ki...” der.Ve siz binlerce sorunun arasında dalıp gitmişken, güzel sesli bir müezzinin okuduğu Sâbâ makamındaki ezan-ı Muhammedî (asm) sizi sarsar, daldığınız tefekkürden uyandırır.

HAYRET, ellerinizi dayadığınız mermerin soğukluğunu bile hissetmemişsiniz onca zaman.. Serin seher rüzgârının yüzünüzü okşayışını da fark etmemişsiniz.. Ve daveti alır almaz seccadenize doğru yürürken; dudaklarınız bir ezan duası ve ardından Necip Fazıl Kısakürek’in şu mısraları dökülür:

“Beni kimsecikler okşamaz madem;

Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!”

VE işte insan bu sırrın peşine düştü mü o sabahlarda, içinin yıkandığını görür o masmavi sularda. Haydi der bir ses, haydi, kaldır ellerini; hasretle, muhabbetle ve bin iştiyakla “Allahu Ekber.”

Selâm verip namazı bitirdiğinizde yine tefekküre dalıp, başınızı secdeden kaldırmadan duaya sarılırsınız; Sen ki, nimetlerini ücretle vermeyen, parayla satmayansın. Lütuf ve ihsanını başa kakmayan, akılları bulandırmayan, kalpleri usandırmayansın.

Bu kadar muhtacın, bu kadar çok isteği, Senin sonsuz hazinenden hiçbir şey eksiltmez. Sen öyle Gani, öyle cömertsin.

Ey dua edenlerin duası kendisini asla usandırmayan Allahım, Senin lütuf ve kerem elin, herkesin elinin üzerindedir. Allahım duamı cevapsız bırakma. Hz Muhammed (asm) ve mübarek nesline salât eyle.

Dualarımı kabul ederek elimden tut. Şüphesiz Sen, rahmeti geniş, keremi bol olansın. Rahman’sın. Subhane Rabbiyel A’lâsın.”Secdede sarsıldığını hissedeceksin derinden, belki de bunu dualarının kabulüne bir işaret bileceksin.

Düşünmek, fikretmek, eskilerin tabiriyle ‘tefekkür’ etmenin değerini bir kez daha anlayacaksın bu sabah. İnsanın düşünmek için, ibretle seyretmek için yaratıldığına o kadar çok delil var ki... Saymakla bitmez.

O güzel düşüncenin sonu nice bin hayır ile çoğala çoğala büyüyecek. Ellerin nur dolacak, yüzün gözün ışıl ışıl pür nur olacak. Güneşi içinde hissedeceksin o sabah. Şeytan, Rabbinle arana girip parazit yapadursun yılma, yoluna devam et. Senin, Allah (cc) ile olan bağlantını hiçbir şey kesemez ve kesemeyecektir

. “Düşündün de ne değişti, daha kaç yıl düşüneceksin ve ne değişecek bu dünyada?” deyip, seni o kudsî görevinden ayartmaya çalışacak. “Şunu yap, buna böyle bak” diye elinizdeki o büyük iman nimetini kıskanıp, kapmaya uğraşacak.

Sakın ola ki, o kıymetli sermayeni eritmeyesin, yedirmeyesin, kaptırıp çaldırmayasın o kıskanç hırsıza.

ŞU CÜMLEYİ yüzsüz yüzüne çarpıp, ne kazandığınızı gösterin ve kendisinin de neleri kaybettiğini: “Tefekkür teşekkürdür” deyin.

Hamdinizi, şükrünüzü tazeleyin Rabbinize. Sizi bu ulvi ibadetten alıkoyup, uzaklaştırmaya çalışan o sinsi ve hilebaz düşmanın hevesini kursağında bırakın. “Euzu billahi mineş-şeytanir-racim” söyleyin.

Öyle yağma yok... Allah için uyanan bir kalp. Onun eserini hayran hayran seyreden bir ruh. Kolay pes etmez. Ve sonra imdadınıza Bediüzzaman Hazretlerinin 23. Söz’ünden bir bahis yetişsin, yoldaşınız olsun. Kulağınız o ifâdelerin manalarına hayran kalıp doyamayacak, tekrar tekrar okumak isteyecektir: “Sonra görür ki: Bir Rabb-ı Rahim, rahmetinin güzel meyveleriyle kendini sevdirmek ister.

O da O’na hasr-ı muhabbetle, tahsis-i taabbüdle kendini O’na sevdirir.Sonra görüyor ki: Bir Mün’im-i Kerîm, maddî ve manevî nimetlerin lezizleriyle onu perverde ediyor. O da ona mukabil; fiiliyle, haliyle, kaliyle, hattâ elinden gelse bütün hasseleri ile, cihâzâtı ile şükür ve hamd ü sena eder.

Sonra görüyor ki: Bir Celîl-i Cemîl, şu mevcudatın âyinelerinde kibriyâ ve kemâlini ve celâl ve cemâlini izhar edip nazar-ı dikkati celbediyor. O da ona mukabil: “Allahü Ekber, Sübhânallah” deyip, mahviyyet içinde hayret ve muhabbet ile secde eder.”EVET ne varsa sabahlarda var. Bu sırrı sabahlar çözebilir ancak..

.Merak etme, ne kadar karanlıkla doluysan o kadar da ışığın, yıldızın var demektir. O ışıkla tanırsın kâinatı ve onun Rabbini...Ne kadar renkle doluysan ve de ışıkla; işte gerçek dünyan o kadardır. Pırıl pırıldır, apaydınlıktır.

İman hem nurdur ve hem de yüce bir kuvvettir anlarsın. Bir bakışta, bir nakışta fikrinin mekiği çalışır durur, gider gelir. O an, o saniye kendi hayat halının en önemli nakşını dokuyup durursun. Hayat halının üzerinde en anlamlı izleri ve işaretleri bırakırsın. Hem de düğüm düğüm süzülen gözyaşlarının eşliğinde.

Bir sabah vakti...HAYATI yaşamayan ölümü de bilmez. Rabbim, beni sabahları güneşleri içmeğe, içime çekmeye çağır, sadece görmeye değil.

Beni gözleri olup da göremeyenlerden, kulakları olup da duyamayanlardan, ve kalpleri, akılları olduğu halde Sana inanmayıp, Seni bulamayıp savrulup gidenlerden eyleme. Değirmeni su döndürür, insanı da dili döndürür.

Dilimi hayra yönelt, adımımı Sana yönelt. Yanlışa, gıybete, boş sözlere değil Rabbim.Gönül, cenneti ve cemalini görmeyi çok ister ama günah komaz, şeytan peşimi bırakmaz. Ne olur beni göz açıp kapayıncaya kadar nefsime ve şeytana bırakma Rabbim.Sevgili Allahım, ben küçüküm ama Senin rahmetin büyük.

Kapında dileniyorum, istiyorum ama istemeyi de bilemiyorum bağışla, tüm günahlarımızı affeyle. Duamın içine bir küçük kıssayı da katmak istiyorum: Annesiyle beraber bir bakkaldan alışveriş yapan küçük çocuğa dükkân sahibi şeker kutusunu açıp, “istediğin kadar al yavrum” der.

Çocuk el uzatıp almaz, çekingen davranır. Bakkal, bir avuç şekeri kendi uzatır, verir. Dışarı çıktıklarında annesi; “Yavrum, bakkal amca al dediğinde niye almadın?” der.

Çocuk:“Anneciğim, benim ellerim ufak, bakkal amcanınkiler daha büyüktü. Onun vermesini bekledim,” der.

İşte biz de bu çocuk gibiyiz Allahım. Sen bizim küçücük ellerimizle istemelerimize, o sonsuz büyük kerem elinle ve o sonsuz büyük rahmet elinle ver.

Senin hazinen hiç bitmez... Küçük büyük verdiğin her nimete hamd olsun. Gönderdiğin o Sevgili Peygamberimize de salât ve selâm olsun.Hz. Peygamberin (asm) en seçkin öğrencilerinden Enes bin Malik’e yaptığı bazı tavsiyeleri hatırlamanın tam sırası.

Bize de rehberlik edeceğine inanıyorum. O mübarek sahabeyi de şefaatçi edip rahmetle anıyoruz.Allah Resulü buyuruyor ki:

1.

Ey oğlum! Yapabilirsen sürekli abdestli ol! Böyle yaparsan, abdestli iken ölürsen şehit olursun.

2. Ey oğlum! Yapabilirsen sürekli salâvat oku! Okuduğun sürece melekler sana salâvat etmeye devam eder.

3. Ey oğlum! Evinden çıktığında, gördüğün bütün kitap ehline selâm ver. Böyle yaparsan, affolunursun.

4. Ey oğlum! Ailenin yanına gittiğinde selâm ver! Böyle yapmak, senin için de ailen içinde bereket olur.

5. Ey oğlum! Abdest uzuvlarını tam yıka! Böyle yaparsan Allah seni sever, korur, ömrün uzar.

6. Ey oğlum! Yapabilirsen sabaha ya da akşama ulaştığında kalbinde kimseye karşı kızgınlık ya da hile olmasın. Bu ahiretteki hesabını kolaylaştırır.

7. Ey oğlum! Evinde iki rekât namaz kılabilirsen kıl! Bu benim sünnetimdir. Sünnetimi seven beni sevmiştir. Beni seven benimle birlikte cennette olacaktır. Büyüklerine saygı, küçüklerine sevgi göster ki, cennette benimle olasın.”

(Tirmizi, İlim, 16; İbn Manzûr, Muhtasar, 5/67)

EVET; herkesin uyuduğu bir zamanda uyanan insanlar için önemlidir sabahlar. Bu sırrı sabahlar çözebilir. Şair Muzaffer Tayip Uslu (1922-1946) “Arzu” isimli şiirinde bunu çok güzel dile getirir:


“Bir sabah uyandığım vakit /

Seyredebilsem penceremden /

Kocaman gemilerle dolu /

Kocaman bir limanı /

Bir sabah uyandığım vakit /

Rabbim diyebilsem içimden /

Bir şeyler var bu sabahta /

İnsana ‘yaşıyorum!’ dedirten.”

Sabah erkenden kalkmak ve düşünmek “ben ne kadar küçüğüm, kâinat ne kadar büyük!” Bu kadar küçük insana, bu kadar büyük kâinat niçin hizmetkâr edilmiş?

İnsana niçin bu kadar önem ve değer verilmiş? Dünyaya gelmemizdeki gaye ne ve yolculuk nereye?

Acaba nereye gideceğiz?

Bu sırrı sabahlar çözebilir...

Zafer Dergisi

29 Aralık 2008 Pazartesi



Üçüncü Kelime: اَلرَّحْمنِ الرَّحِيمِ dir.

Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:

Evet kâinatta hadsiz rahmetin mevcudiyeti ve hakikatı, aynen güneşin ziyası gibi görünür.

Ve ziyanın güneşe kat’î şehadeti misillü, bu geniş rahmet dahi, perde arkasında bir Rahman-ı Rahîm’e şehadet eder.

Evet rahmetin bir ehemmiyetli kısmı rızıktır ki, Rahman’a Rezzak manası verilir. Rızık ise, o derece zahir bir tarzda bir Rezzak-ı Rahîm’i gösterir ki; zerre kadar şuuru bulunan tasdike mecbur olur.

Meselâ: Bütün zîhayatın, hususan âcizlerin ve bilhâssa yavruların, bütün zeminde ve fezada ihtiyar ve iktidarlarının haricinde gayet hârika bir tarzda hiçten ve mütemasil çekirdeklerden ve su katrelerinden ve toprak habbeciklerinden yetiştiriyor.


Hattâ ağacın başındaki yuvada kanatsız, zayıf kuşçuklara annelerini emirber nefer gibi gezdirir, rızıklarını getirttirir.


Ve aç bir arslanı yavrusuna müsahhar eder, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna yedirir. Ve sair hayvanatın ve insanın yavrularına memeler musluğundan âb-ı kevser gibi hoş, mugaddi, safi, hâlis, beyaz sütleri kırmızı kan ve mülevves fışkı içinden bulaşmadan, bulandırmadan imdadlarına gönderir, vâlidelerinin şefkatlerini yardımcı verir.


Ve bir nevi rızık isteyen umum ağaçlara, münasib rızıklarını onlara pek hârika bir tarzda koşturduğu gibi, bir nevi maddî ve manevî rızık isteyen insanın duygularına; akıl, kalb, ruhlarına dahi pek geniş bir sofra-i erzak onlara ihsan ediliyor.


Güya kâinat, gül çiçeğinin yaprakları ve mısır sünbülünün gömlekleri gibi birbiri içinde sarılı, yüzbinler ayrı ayrı, çeşit çeşit sofralardır ki; o sofralar adedince ve onlardaki taamlar ve nimetler mikdarınca diller ile ve ayrı ayrı, küllî ve cüz’î lisanlar ile bir Rahman-ı Rezzak’ı, bir Rahîm-i Kerim’i bütün bütün kör olmayana gösterir


R.N.KÜLLİYATINDAN...


Uzakları,

uzaklara götürseler,Kimse gidemese...

Dua..



Arkadaş!

Bilhâssa muztar( zorda kalmışların) olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye müsahhar ve mutî olur.

Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar.

Demek dualara cevab veren Zât, bütün mahlukata hâkimdir.

Öyle ise, bütün mahlukata dahi Hâlıktır.

Bediüzzaman..

28 Aralık 2008 Pazar

Tevekkül..




Tevekkül eden ve etmeyenin misalleri, şu hikâyeye benzer:


Vaktiyle iki adam hem bellerine, hem başlarına ağır yükler yüklenip, büyük bir sefineye( gemiye) bir bilet alıp girdiler.

Birisi girer girmez yükünü gemiye bırakıp, üstünde oturup nezaret eder.

Diğeri hem ahmak, hem mağrur olduğundan yükünü yere bırakmıyor.

Ona denildi: “Ağır yükünü gemiye bırakıp rahat et.”

O dedi: “Yok, ben bırakmayacağım. Belki zayi’ olur.

Ben kuvvetliyim. Malımı, belimde ve başımda muhafaza edeceğim.”

Yine ona denildi: “Bizi ve sizi kaldıran şu emniyetli sefine-i sultaniye daha kuvvetlidir. Daha ziyade iyi muhafaza eder. Belki başın döner, yükün ile beraber denize düşersin.

Hem gittikçe kuvvetten düşersin. Şu bükülmüş belin, şu akılsız başın gittikçe ağırlaşan şu yüklere tâkat getiremeyecek.

Kaptan dahi eğer seni bu halde görse, ya divanedir diye seni tardedecek.

Ya haindir, gemimizi ittiham ediyor, bizimle istihza( alay) ediyor, hapis edilsin, diye emredecektir.


Hem herkese maskara olursun.

Çünki ehl-i dikkat nazarında, za’fı gösteren tekebbürün ile, aczi gösteren gururun ile, riyayı ve zilleti gösteren tasannuun ile kendini halka mudhike yaptın.

Herkes sana gülüyor.” denildikten sonra o bîçarenin aklı başına geldi. Yükünü yere koydu, üstünde oturdu. “Oh!.. Allah senden razı olsun. Zahmetten, hapisten, maskaralıktan kurtuldum.” dedi.


İşte ey tevekkülsüz insan! Sen de bu adam gibi aklını başına al, tevekkül et. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisenin karşısında titremekten ve hodfüruşluktan ve maskaralıktan ve şekavet-i uhreviyeden ve tazyikat-ı dünyeviye hapsinden kurtulasın.


Bediüzzaman..

27 Aralık 2008 Cumartesi

Beklenen..


Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar..
Nede şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar..

Geçti ,istemem gelmeni..
Yokluğunda buldum seni..
Bırak , vehmimde gölgeni..
Gelme, artık neye yarar?..

N. f . K...

*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-

Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi









Sadefinde inci neyse, dudağında dua odur.


İncinin ışıktan uzaklığın beşiğinde belenmesi gibi, dua da Rabbinden uzak kalışının gurbetinde bestelenir.


O'na sonsuz uzaklığının kuytusunda O'nun sana sonsuz yakınlığını fısıldaması, dua incisine rahimlik eder. Bir şahdamarı yakınlığından emzirilir dua.


Öyle yakındır ki Rabbin sana, rahmetinin sana yakınlığını senin kendine yakınlığınla anlatır. Şahdamarı sende senden içeri olan, teninden de beri olan değil midir?


Öyle bir yakınlıktır ki bu insanın kendisini çağırmasına benzer yahut kendisinden bir şey istemesine. Kendisini çağıran kendisine kendi çağrısından önce cevap verir.


Kendisinden bir şey isteyen de kendisinden istediğini baştan kabul etmiştir ki öyle ister. İşte o sonsuz uzaklık sadefinde, o uçsuz bucaksız gurbet denizinin dibinde, Rabbini çağırmayı kendi kendine seslenmek kadar elle dokunulur hissetmelisin parmak uçlarında.


Rabbinden istemeyi kendinden istekte bulunmak kadar gözle görülür bir inci eylemelisin dudaklarının sıcağında.


Garip değil mi? İnci karanlıkta büyüdüğü halde, ışığa eşsiz bir pırıltı katmaya hazırdır. Seni de şaşırtmaz mı, incinin ıssızlıkta ve sessizlikte boy attığı halde birden varlığın merkezine oturması? Öylesine bir incidir işte dua.


Sakin ve sarsıcı. Suskun ve konuşkan. Nazlı ve sokulgan.


Uzaklığın çocuğu ve yakınlıkların anası. Öyle önceliklidir ki dua, teninde açık yaralar bırakır Rabbin ki, o sancılardan dua gülleri büyütesin.


Aczinle sonsuz kudretine susamanı ister. Fakrınla nihayetsiz rahmetine acıkmanı diler. Kendini kendine yeter sanman, önce duayı elinden alıyor ve sonsuz fakirleştirir seni.




Kendini susuz ve tok sanman, O'na yakarma iştahını giderir, O'na kuluk hevesinden yoksun bırakır seni.


Öyle hatırlıdır ki yakarışın, seni rahmetinin eşiğine gözü yaşlı, boynu bükük halde getirecek günah ve pişmanlıklarını, rahmetinin eşiğine başvurmaktan geri durduracak sevap ve hatasızlığından daha çok el üstünde tutar Rabbin.


Öyle tatlıdır ki yalvarışın, seni aff ve mağfiretinin dergâhında ağlatıp sızlatan unutuşlarını ve sürçmelerini, lütuf ve bağışına muhtaç olmayacakmışsın gibi müstağni kılan susturan itaatlarinden daha çok sever Rabbin.


Yeter ki bu toprak kabın içinden yakarış türküleri yükselsin. Yeter ki suskun ve soğuk dudaklar dua dua söze gelip ısınsın.


Yeter ki bu küskün ve dargın yüze ümitten çiçekler dokunsun. Yeter ki çamurdan bedene sahici bir nefes s/insin. Yeter ki bu boş avuçlarda dua dua kelebekler kanatlansın. Yeter ki bu varlık sadefinden dua incileri dökülsün.


Bu varlık sadefini o inciyi içinde taşımak için giyindin. Bu dünya seferine o inciyi içinden taşırmak için soyundun. Dudağının her kıpırtısında, dilinin damağına her dokunuşunda nice incileri kıymetsiz kılan bir kıymet kazanır bu toprak bedenin.


Göğsünün her daralışında, tereddütlerinin her kımıldanışında, incecik sızılarının nefes nefes söylenmesinde, yanında, yakınında, kendine olan yakınlıktan da beride bir yakınlıkla Rabbinin rahmetinin eşiğinde bulursun kendini.


Nefesine bürüdüğün her sızlayışta seni hemen işiten Semi' ismiyle tanırsın O’nu. Kalbinin kimselere söylenmez, söylense de önemsenmez her hüznüyle seni her daim önemseyen Hakîm ismiyle varırsın huzuruna O'nun.


Hata ve kusurların seni ezip mahcubiyet ateşinde yaktıkça, en sessiz iç çekişlerini ciddiye alan, ayıplamadan bağışlayan, sonra hiç yüze vurmayan, asla başa kakmayan, severek affeden, affettiği için adeta sevinen Afuvv isminin serinliğinde bulursun O'nu.


En mahrem sırlarını paylaşan, en utanç verici ayıplarını şefkatiyle örtüp saklayan, en yüz kızartıcı suçlarını sonsuz anlayışının kucağında eriten Rahîm isminin eşiğine dökersin eteğindeki taşları.


Nasılsa bir gün bu sadefin, bu toprak bedenin elleri çözülecek, hücreleri dağılacak, dudakları eriyecek değil mi? Öyleyse, hiç durmadan içindeki dua incisini büyütüp O’nun rahmetinin deryasına savur.


Elsin sen, el; varlığın sadece bir avuç içi. Ellerin var sadece, bir de elindekiler; elindekiler bir bir elinden kaydığı gibi, elin de elinde kalmayacak ki...Semaya doğru açılan, varlığını duanın ayâsında toplayıp söz söz yakaran Sensin.


Başka bir şey değilsin; başkaca önemli değilsin ki.. Başkalarının sen yokken, sen kendi yokluğunu bilmezken, varlığın hasretini bile çekmezken ettiğ "evlat duası"nın kabul edilmişliğisin. Bir duanın ete kemiğe bürünmüş halisin.


Baştan ayağa, tepeden tırnağa, hece hece, hücre hücre duasın. Duasın sadece, sadece duasın.. Annen duadır. Beşiğin duadır.


Ninnin duadır. Servetin duadır. Mirasın da dua.. Ne kalırdı ki senden geriye, duan olmasaydı?





Namazın manası,

Cenab-ı Hakk’ı tesbih ve ta’zim ve şükürdür.

Yani, celaline karşı kavlen ve fiilen “Sübhanallah” deyip takdis etmek.

Hem kemaline karşı, lafzan ve amelen “Allahü Ekber” deyip ta’zim etmek.

Hem cemaline karşı, kalben ve lisanen ve bedenen “Elhamdülillah deyip şükretmektir.



Demek tesbih ve tekbir ve hamd, namazın çekirdekleri hükmündedirler. Ondandır ki, namazın harekât ve ezkârında bu üç şey, her tarafında bulunuyorlar.

Hem ondandır ki, namazdan sonra, namazın manasını te’kid ve takviye için şu kelimat-ı mübareke, otuzüç defa tekrar edilir.

Namazın manası, şu mücmel hülâsalarla te’kid edilir.

Risale-i nur 'dan...

*-*-*-*-*-*-*-*-*




Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir döker.

Bediüzzaman..

26 Aralık 2008 Cuma



YALNIZLIK.....

Geniş, siyah gölgesi hayatımı kaplayan,
Tepemde kanat germiş bir kartaldır yalnızlık.
Kalp çarpıntılarıyla günleri hesaplayan
Bir benim, benim olan bir masaldır yalnızlık.

Gördüm yapraklarımın bir bir döküldüğünü,
Baharda yaşamanın bilmedim nedir tadı.
Gemi yüzü görmeyen bir limanın hüznünü
Kimsesiz gönlüm kadar hiçbir gönül duymadı.

Bir ayna parçasından başka beni kim anlar,
Bir mum gibi erirken bu bitmeyen düğünde?
Bir kardeş tesellisi verir bana aynalar;
Aynalar da olmasa işim ne yeryüzünde?

Cahit S T....

İnsan bir yolcudur..




İ’lem Eyyühel-Aziz!

İnsan bir yolcudur.
Sabavetten gençliğe,gençlikten ihtiyarlığa,

ihtiyarlıktan kabre,kabirden haşre,
haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder.

Her iki hayatın levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir.
Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor.

Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek gerektir.

Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır?

Hükûmete ne cevab verecektir?

Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir.

Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette geda olmasın

Bediüzzaman...

25 Aralık 2008 Perşembe

Gönül çalamazsan aşkın sazını,
ne perdeye dokun ne teli incit
Eğer çekemezsen gülün nazını,
ne dikene dokun ne gülü incit
bilmedim kim oldu bu hâle sebep
ağladım ümîdim hebâ oldu hep
bendeki sûz-i dil var mıdır acep
tutuşup can veren pervânelerde?
-*-*-*-*-*-*-


Dil beyt-i Hudâdır, ânı pâk eyle sivâdan,
Kasrına nüzul eyleye Rahman gecelerde!

“Gönül Allah’ın evidir, sen o evi daima günahlardan temiz tut ki,gönlümüzün sultanı, köşküne gecelerde uğrayıversin”

İbrahim Hakkı Hazretleri


Eli boş varılmaz varılan yere,

Boşgelmedim yâ Râb, ben suç getirdim!

Dağlar çekemezken o ağır yükü,

iki kat sırtımla pek güç getirdim..

Sücûd


Sahtedir gülüşler, sahtedir düşler..
Sucûd ile ,sukûta erer gönüller..
by ene..


24 Aralık 2008 Çarşamba




Ne beyân-ı hâle cür'et, ne figâna tâkatım var
Ne recâ-yı vasla gayret, ne firâka kudretim var

( Enderunlu Vasıf Efendi)

23 Aralık 2008 Salı

Güzel yüzlerin güzellik güneşi sonunda batar gider..
Ben fani güzelleri değil,
batmayan ve sonu olmayan GÜZELi severim..

19 Aralık 2008 Cuma

Ey Dost..!?


Ey dost!
Dünyâ, dertleriyle başımıza çöktüğü zaman senin hayâlinle avunuruz. O hayâl, bize senden daha yakındır. Çünki, sen madde bağıyla prangalısın; o ise, her zaman mânâdan ibârettir.
Ey dost!
Yaratan bile Habîbini (sas) muhâtap edip, tekellüm-i kudsiyede bulundu. Biz ki, O'nun en âciz bir yaratığıyız; seninle konuşmaya ne kadar muhtaç olduğumuz anlaşılır...
Ey dost!
Yaratılış îcâbıdır: kalb, kendine bir muhâtap ister. Sevincini de kederini de paylaşmazsa rahatlayamaz. Biz, nasıl bu ilâhî kànundan hâriç kalabiliriz?
Ey dost!
Aslında biz, sende kendimizi gördüğümüzdendir ki, sana bu kadar müştâkız. Çünki, her nefis evvelâ kendini sever, sonra dost ve akàribini...
Ey dost!
Biz, böylelikle, Yaratıcının yaratıklarında kendi isim, sıfat ve fiillerinin tecellîsini görmek istemesine de nefsimizde bir örnek bulmuş oluyoruz.
Ey dost!
Susmayı ve dinlemeyi biliyorsun. Bu yüzdendir ki, dostluğumuzun bozulma ihtimâli hiç yoktur. Ama, yine de yanlış ve gayr-i meşru' sözlerimizi kabûl etme. Bizi uyar.
Ey dost!
İnsan güzele ve iyiye âşıktır. Ama, her ele geçen güzel ve iyi olmayabilir. Hayâl, o zaman, çirkinleri örter; kötülükleri hafifleştirir; bâtılı hak şeklinde gösterir. Allah korusun, bu çok tehlikeli bir hâldir...
Ey dost!
İşte o zaman acı bir dile ihtiyâç vardır. İtâb ne kadar sert olursa, şifâ o kadar çabuk gelir. Bu yüzden, biz senin kaş çatışını da inci dişlerinin parıldayışına denk tutarız...
Ey dost!
Nefis, kendi ayıbını bilir de i'tirâf etmez. Yâhut, başkalarıyla ortak hâllerinden dolayı mütesellî olur. Ama, sen bizim ayıplarımızı afv ve müsâmaha ile karşılıyorsun...
Ey dost!
Bize, hikmetin tâ kendisi gibi gelen çok hoş sözler var ki, sence boş sözlerdir. Bakışlarındaki bulanıklıktan bunu anlıyorsak da, abesle meşgùl olanın sözü elbet de mâlâyâniyât olacaktır.
Ey dost!
Biz, mescitte dinlediği ilâhî kelâmın te'sirinden değil de, hâfızın ses güzelliğinden sermest olan bîçâre gibiyiz. Güzelliklere vurgunluğumuz ma'nâ-i ismiyledir. Halbuki, ma'nâ-i harfiyle olmalıydı...
Ey dost!
Senin tenkît etmeyen sükûtun sebebiyledir ki, bütün hâllerimizi, bütün çıplaklığıyla sana açıklayabiliyoruz.
Ey dost!
Zamânın geçmesiyle ihtiyarlamayan bir rûha sâhip oluşumuz işâret ediyor ki, onun cevheri ebede münâsip bir maddeden halkedilmiştir. O hâlde, şu ânki varlığımızın beş paralık bir kıymeti olmasa da ne ehemmiyeti olabilir?
Ey dost!
Şu, mânâsına nispeten maddesini değersiz saydığımız yaratığın kıymetini bilip, ona göre, geçici bir ömürde istediğimiz maddiyâta nazar etmek lâzımdır.
Ey dost!
İnsanın maddeyle olan bağlarının gevşemesi derecesinde şu dünyâ hayâtında mes'ût olduğuna pek çok misâller vardır. “Saâdet! Saâdet!” diye dağları çınlatan, çölleri inleten şu insanlığa bunu nasıl anlatabiliriz?
Ey dost!
Ebed memleketine gitmekte olan için, bir lahza oturduğu ağacın altındaki dalgınlığı esnâsında gördüğü rüyânın ifâde edebileceği mânâ ne olabilir?
Ey dost!
Yaratılışımdan şimdiye kadar gördüğüm bunca tatlı ni'met arasında, beni denemek için verilen bir acı lokmadan niçin yüzümü buruşturayım? Sırf, yoktan var oluşum için, ebediyen secdede kalsam, şükran borcumu ödeyemem. Daha ne hakkı talep edeyim!
Ekrem Kılıç

Ay vururken pencereye



Hatıralar, unutulmuş yalnızlığın ayak seslerinde kaldılar.
Zemheri soğuğunda gül kurusu düşüyor eylülün bağrına...
Bu sokakların girdaplı penceresinden seyrederken dünyayı kalmışım yine yarım ve yamalı.
Ay geceye düştü gecelerden gündüze serap susuzluğu düştü.
Gitmek ve düşmek yollara küheylanlar gibi şahlanarak ama yalnız Kalmak yine sokaklarda yapayalnız ve başı iki elinin arasında kararsız.
Ve gizledim sırrı siyah yağan karın her damlasında cansız
Hasret burası zemheri burası ağlayan bebeğin çığlığı burası bilmedim neresi burası
Düş yine derin kıyılara uçurum yalnızlığında.
Bir yankı bulsun sesin şu şafağa inen gecede.
Gökkuşağının renklerinde bir bahar var.
Bahar değilse için bilmem gökkuşağında ne var.
Yanılan yanda hep hüzün ve gözyaşı var.
Karanlık geceler gecesi hep aynı heceyi heceler .
Anlatır mı bu yangını kifayetsiz kelimeler.
Yorgunum şimdi kırgın ve yaralı.
Dermeyin derdi halim pek karalı.
Allah varsa dilde bu her şeyin tek kuralı.
Bir masum düşü bıraktım el sallayan bahara.
Sebir’e git ey gönül orada bir yer bul kaybolmuşluğuna.
Salhaneye düştü başım ve düştü gönül aşım kara tencereye.
Piştikçe pişti yandıkça yandı sözüm yok kaldım bir sehere.
Korkuyor karanlıklar güneşsiz olur mu yare
Cam parçaları batıyor kıymık kıymık gözlerin bebeğine.
Kuş kanadında hapis girdaplar var gelmeyen sabaha.
Gözyaşı harcı kaç kez düşecek ah vahlara.
Sözüm Göl kıyısında çöl yarası ile kalanlara…
....Handan sır...( yüreğine sağlık canım..)

18 Aralık 2008 Perşembe




İ'lem Eyyühel-Aziz!
ey aziz arkadaşım bil ki

Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan (işlerinden) kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz.

Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun.

Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû' etmiştir.

Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış.

Vücudunda tavattun etmeye ( vatan edinmeye)niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir.

O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa'y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok.

Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!

B.S.N

Ağlıyorsan..

Ağlatırsa gam yeme, bendesini( kulunu) Cebbar-ı Hakîm,
"Lûtfuna mazhar düşüp nâgâh ( ansızın)bir gün güldürür,
"Bu meseldir 'Tu'ref'ü-l Eşyâü min Ezdâdihâ'"( herşey zıddı ile bilinir)
Pes anun içün, kahrın evvel, lûtfun sonra bildirir."

17 Aralık 2008 Çarşamba

Ya biz olsaydık!

80'ine merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen -45 yaşında ve saygın bir işi olan- oğlu salonda oturuyorlardı.
Hal-hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sahbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti.
O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin pervazına bir karga kondu. Yaşlı baba kargaya gülümserek biraz baktıktan sonra oğluna sordu: 'Bu ne oğlum?' Oğlu şaşkın, cevapladı: 'o bir karga baba.'
Yaşlı baba kargaya biraz daha baktıktan sonra yine sordu: 'Bu ne oğlum?' Oğlu daha da şaşkın, yine cevapladı: 'Baba, o bir karga'
Karga hâlâ pervazda, komik hareketlerle başını sağa sola çeviriyor, başını yan yatırıyor, havaya bakıyor, sonra başını yine onlara çeviriyordu.
Yaşlı baba üçüncü defa sordu: 'Bu ne?' Oğlunun şaşkınlığı sabırsızlığa dönmüştü: 'O bir karga baba, üç oldu soruyorsun.
Beni işitmiyor musun?' Yaşlı baba dördüncü defa da sorunca oğlunun sabrı taştı ve sesini yükseltti: 'Baba bunu neden yapıyorsun?
Tam dört defadır onun ne olduğunu soruyorsun, sana cevap veriyorum ve sen hâlâ sormaya devam ediyorsun.
Sabrımı mı deniyorsun?'
Babası -yüzünde hâlâ bir gülümseme- yerinden kalktı, içeri odaya gitti ve elinde bir defterle döndü
. Bu bir hâtıra defteriydi.
Oturdu, sayfalarını karıştırdı ve aradığını buldu.
Sevgiyle gülümseye devam ederek sayfası açık bir vaziyette defteri oğluna uzattı ve o sayfayı okumasını söyledi.
'Bugün 3 yaşındaki minik yavrumla salondaki sedirde otururken yanıbaşımızdaki pencerenin pervazına bir karga kondu.
Oğlum tam 23 defa onun ne olduğunu sordu. 23 soruşunda da ona sevgiyle sarılarak, onun bir karga olduğunu söyledim.
Rahatsız olmak mı? Hayır! Onun sorusunu masumca tekrar edişi içimi sevgiyle doldurdu.'
'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)

kalb..



İ’lem Eyyühel-Aziz!
(ey aziz arkadaşım bilki)


Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir:


Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar.

Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur.

Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umûr-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır.

Demek kalb, ebed-ül âbâda müteveccih açılmış bir penceredir.

Bu fâni dünyaya razı değildir.
B. S NURSİ...

15 Aralık 2008 Pazartesi

!


Ümidim yılların seline düştü,
Saçının en titrek teline düştü,
Kuru bir yaprak gibi eline düştü,
İstersen rüzgara salıver gitsin !
n.f.k
.........................................................................................................
Kibirlenip yürüme kimler yok ki hizanda
Gerçek ayarını yarın göreceksin mizanda
Necip Fazıl Kısakürek

Eflatunun cevabı.

Eflatun'a iki soru sormuslar.
Birincisi ; "Insanoglunun sizi en çok sasirtan davranislari nedir ?
"Eflatun tek tek siralamis :
- Çocukluktan SIKILIRLAR ve büyümek için acele ederler.
Ne var ki çocukluklarini özlerler..
.- Para kazanmak için sagliklarini yitirirler. Ama sagliklarini geri almakiçin de para öderler...-
Yarindan endise ederken bugünü unuturlar.
Dolayisiyla ne bugünü ne de yarini yasarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yasarlar.
Ancak hiç yasamamis gibi ölürler...
Sira gelmis ikinci soruya ;
"Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine siralamis ;
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayin!
Yapilmasi gereken tek sey,sadece kendinizi "sevilmeye" birakmaktir...
- Önemli olan; hayatta "en çok seye sahip olmak" degil, "en az seye ihtiyaçduymaktir
alıntı..

Yankı..




Bir adam ve oğlu yürüyüş yapıyorlardı.

Çocuk birden takılıp düştü.

"Ah!" diye bağırdı.

İleride bir dağın tepesinden"Ah!"diye bir ses duyuldu.

Çocuk merakla "Sen kimsin?"diye sordu.

"Sen kimsin?

karşılığını aldı.

Çocuk bu kez kızdı ve "Sen bir korkaksın!"diye bağırdı.

Dağdan gelen ses "Sen bir korkaksın!"oldu

.Çocuk babasına dönüp:

"Baba ne oluyor böyle?"

Babası dağa dönüp "Sana hayranım."diye bağırdı

.Gelen cevap "Sana hayranım."oldu.

Baba tekrar bağırdı "Sen muhteşemsin!"

Gelen cevap yine "Sen muhteşemsin."oldu.

Çocuk çok şaşırmışdı;ama hâlâ ne olduğunu anlayamıyordu.

Babası açıklamasını yaptı:

"Buna yankı denir.Aslında bu hayattır.Hayat, daima sana,senin ona verdiklerini geri verir."

Alıntı...

14 Aralık 2008 Pazar

Kahve severmisiniz..








KAHVE...
İş yaşamında önemli yerlere gelmiş bir grup eski mezun arkadaş üniversitedeki hocalarından birini ziyarete gitmişler.
Çeşitli konular konuşulduktan sonra sohbet, işin verdiği strese vehayatın zorluklarına gelmiş.
Bunun üzerine yaşlı üniversite hocası ziyaretçilerine kahve ikram etmek üzere mutfağagitmiş ve değişik boy, renk ve kalitede bir çok fincanın bulunduğubir tepsiyle geri dönmüş.
Kimi porselen, kimi seramik, kimi cam, kimi plastik olan fincanları vekahve termosunu masaya koyup kahvelerini oradan almalarini söylemiş.
Tüm eski öğrenciler kahvelerini alıp koltuklarına döndüğündehocaları onlara hitaben:"Farkına vardınız mı bilmem" demiş... "Zarif görünümlü, güzel, pahalı fincanların hepsi alındı, masada yalnızca ucuz ve basit görünümlü fincanlar kaldı.
Elbette ki kendiniz için en güzelini istemeniz ve onu almanız çok normal,ama demin bahsettiğiniz problemlerinizin ve stresin nedeni de bu aynı zamanda.Hepinizin istedigi fincan değil, kahve iken, bilinçli olarak herbirinizbirbirinizin aldığı fincanları gözleyerek daha iyi olan fincanları almaya uğraştınız.

Yaşam kahveyse, iş, para ve mevki fincandır.

Bunlar yalnızca Yaşam'ı tutmaya yarayan araçlardır, ama Yaşam'ınkalitesi bunlara göre değişmez.

Ve biz maalesef bazen yalnızca fincana odaklanarak, içindeki kahvenin zevkini
çıkarmayıunutabiliyoruz."
alıntı...

EĞER...ÇÜNKÜ..RÂĞMEN..




'EĞER' değil, 'ÇÜNKÜ' değil, 'RAĞMEN' sevin

Masumi Toyotome diye bir Japon yazmış bu yazıyı.

“Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir diye başlıyor.

Ama sevgi nedir?, nerede bulunur?, biliyor muyuz?” diye soruyor.

Sonra anlatmaya başlıyor...


Sevgi üç türlüdür. Birincinin adı 'Eğer' türü sevgi.

Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar.

Örnekler veriyor: eğer iyi olursan baban, annen seni sever.

Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.

Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.

Toyotome en çok rastlanan sevgi türü budur diyor.

Karşılık bekleyen sevgi.

Yazara göre evliliklerin pek çoğu 'Eğer' türü sevgi üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor. Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve beklentilere giriyorlar.


İkinci tür: 'Çünkü' türü sevgi...

Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:

Bu tür sevgide kişi bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir.

Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır.

Örnek mi? Seni seviyorum.

Çünkü çok güzelsin (Yakışıklısın).

Seni seviyorum. Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.

Seni seviyorum. Çünkü bana o kadar güven veriyorsun.

Seni seviyorum. Biri dışa gösterdikleri öteki yalnızca kendilerinin bildiği.

İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terk ederlerse korkusu buradan doğar.

İkincisi de ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa endişesidir. Japonya'da bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış.

Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişana bozup onu terk etmiş.

Daha acısı ayni kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını.

Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne kurulmuş olduğundan bir günde ölmüş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış.

Kız birkaç ay sonra kahrından ölmüş...

Japon yazar toplumlardaki sevgilerin çoğu 'Çünkü' türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür diyor.


Peki o zaman, gerçek sevgi, güvenilecek sevgi ne?

Ve işte sevgilerin en gerçeği:


Üçüncü tür sevgi: 'Rağmen' ... Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için?

Eğer türü sevgiden farklı bu.

Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için Çünkü türü sevgi de değil.

Bu üçüncü tür sevgide, insan Bir şey olduğu için değil,

Bir şey olmasına rağmen sevilir.

Esmeralda, Quasimodo'yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına Rağmen sever. Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmeralda'ya çingene olmasına rağmen tapar.

Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir.

Bunlara rağmen sevilebilir. *** Her şeye rağmen sevmek... sevilmek ya da... Gerçekten de güzel ve özel... “Çünkü”ye ve “Eğer”e gerek kalmadan


Alıntı..

13 Aralık 2008 Cumartesi

Tıkanıp kaldığında hayat




Tıkanıp Kaldığında Hayat


Bir yerlerde tıkanıp kaldığında hayat, soluk almak güçleştiğinde,

Yüreğin susup, mantığın sürüklemeye başladığında ayaklarını,

Dağlara dönmeli yüzünü insan.

Yeni patikalar, yeni yollar seçmeli, yüreğini ferahlatacak;

Yeni insanlarla 'tanışmalı, yeni keşifler yapacak....

Hep isteyip de, bir gün yaparım diye ertelediği ne varsa,

Gerçekleştirmeyi denemeli!Her geçen gece, ölüme bir gün daha yaklaştığını; zamanın bir nehir,Kendisinin bir sal olup da, O dursa da yolculuğun devam ettiğini anlamalı.

Baş döndürücü bir hızla geçiyorsa birbirinin aynı günler

,Her akşam aynı can sıkıntısıyla eve giriliyorsa,

Değiştirmeye çalışmalı bir şeyleri;

Küçük şeylerle başlamalı belki; örneğin, bir kaç durak önce inipServisten, otobüsten; yürümeli eve kadar, yüreğine takmalı güneş gözlüklerini;

Gördüğünü hissedebilmeli!Sağlığını kaybedip, ölümle yüz yüze gelmeden önce,

Değerli olabilmeli hayat!

İlla büyük acılar çekmemeli, küçük mutlulukları fark etmek için!

Başkasının yerine koyabilmeli kendini;

Ağlayan birine "gül", inleyen birine "sus" dememeli!

Ağlayana omuz, inleyene çare olabilmeli!

Şu adaletsiz, merhametsiz dünyaya ayak uydurmamalı;

Sevgisiz, soysuz kalarak!Dikeni yüzünden hesap sormak yerine gülden,,

Derin bir soluk alıp, hapsetmeli kokusunu içine...

Güneşin doğuşunu seyretmeli arada bir, seher yeli okşamalı saçlarını...

Karda, yağmurda; sevincine, coşkusuna; fırtınada boranda;

Öfkesine, isyanına ortak olabilmeli doğanın!Bir çocuğun ilk adımlarında umudu; ,

bir gencin düşlerinde geleceği;Bir yaşlının hatıralarında geçmişi görebilmeli!

Çalışmadan başarmayı, sevmeden sevilmeyi, mutlu etmeden mutlu Olmayı beklememeli!

Ama küçük, ama büyük; her hayal kırıklığı, her acı; Bir fırsat yaşamdan yeni bir şeyler öğrenebilmek için; kaçırmamalı!

Çünkü; hiç düşmemişsen, el vermezsin kimseye kalkması için,

hiç Çaresiz kalmamışsan, dermanı olamazsın dertlerin;

ağlamayı bilmiyorsan, Neşesizdir kahkahaların;

Merhaba dememişsen, anlamsızdır elvedaların...

Ne, herkesi düşünmekten kendini, ne; kendini düşünmekten herkesi unutmamalı!

Bilmeli; çok kısa olduğunu hayatın; hep vermek ya da hep almak için...Sadece, anlatacak bir şeyleri olduğunda değil,

Söyleyecek bir şey bulamadığında da dinleyebilmeli!

Aklı ve kalbiyle katılabilmeli sohbetlere...

Hafızası olmalı insanın; hiç değilse, aynı hataları, aynı bahanelerle tekrarlamaması için!Soruları olmalı, yanıtları bulmak için bir ömür harcayacak!

Dostları olmalı, ruhunun ve zihninin sınırlarını zorlayacak!

Herkese yetecek kadar büyük olmalı sevgisi;

Ama, kapasitesi sınırlı olmalı yüreğinin ki, hakkını verebilsin sevdiklerinin;

Zaman bulabilsin; Bir teşekkür, bir elveda için...

Yaşam dedikleri bir sınavsa eğer;

Asla vazgeçmemeli sevmek ve öğrenmekten;

Ama, herkesi sevemeyeceğini de her şeyi bilemeyeceğini de fark edebilmeli insan!T

ıpkı, her şeye sahip olamayacağı gibi..

.Zamanın ninnisiyle, uykuda geçirmemeli hayatı...!


Alıntı...

12 Aralık 2008 Cuma

Mehmed Akif Ersoydan...




HAYA SIYRILMIŞ İNMİŞ


Haya sıyrılmış inmiş: Öyle yüzsüzlükki her yerde...
Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bi medlul;
Yalan raiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.

Yürekler merhametsiz, duygular süfli, emeller har;
Nazarlardan taşan mana ibadullahı istihkar.

Beyinler ürperir ya Rab, ne korkunç inkılab olmuş:
Ne din kalmış, ne iman, din harab,iman türab olmuş!

Mefahir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lal...
Bu izmihlal-i ahlaki yürürken, kalmaz istiklal!


M . Akif . Ersoy...

!.


11 Aralık 2008 Perşembe

....!


Ölüm neden son olsun?
İNSAN BİR YOLCUDUR
Sebavetten (çocukluk) gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğa devam eder.
Her iki hayatın levazımatı Malik-ül Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı, tamamen bu hayat-ı bakiyeye sarfediyor.
Halbuki, o levazımattan(lüzümlu ) laakal onda biri dünyevi hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarfetmek gerektir.
Acaba birkaç memleketi gezmek için hükümetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirasını sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır.
Hükümete ne cevap verecektir. Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir.
Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına , hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarfetmek lazımdır ki dünyada paşa, ahirette geda (fakir ) olmasın!
M.Nuriye. B.Said Nursi Hz.


Sen yolcu bu yalancı dünya
hancıdır
Öyle birgün var ki yürekte
sancıdır
Yer-gök bir olupta hesap
sorulunca
EN SEVDİĞİN BİLE SENDEN
DAVACIDIR!...

9 Aralık 2008 Salı

Umut

Bir umuttur yaşamak,
.... hayallere yaslanıp hakikatleri solumak..

Bir umuttur yaşamak,
....yorgun yılları ard arda sıralamak...

Bir umuttur yaşamak,
....ölümsüzlüğü kalbinin içinde aramak...

Bir umuttur yaşamak,
....tüm sevdiklerinle daimi beraber olmak...

Umudunuz hiç tükenmesin, hayatınız da hayallerinizle süslensin..Ve en derin yerinde kabimizin O ' (c.c) nu bulmak dileği ile....

Bardak...


Hintli yaşlı bir usta, çırağının sürekli her şeyden şikâyetetmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir.Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler.

Çırak, yaşlı adamın söylediğini yapar ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başlar. Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle “acı” diye cevap verir.

Usta gülümseyerek çırağını kolundan tutar ve dışarı çıkarır.Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler.
Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluylasilerken, usta aynı soruyu sorar:
“Tadı nasıl?”“Ferahlatıcı” diye cevap verir genç çırak.“Tuzun tadını aldın mı?” diye sorar yaşlı adam”“hayır” diye cevaplar çırağı.

Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturur ve şöyle der:
“Yaşamdaki acılar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok.
Acının miktarı hep aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acın olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir.
Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış..”
Alıntı..

6 Aralık 2008 Cumartesi

?




Evet hatırladım
Küçük basit şeyler
Yetiyor kederlenmeye
Ya mutluluğa... C.Zarifoğlu

Kısa kısa..uzun hayata..

Hem gelmeni istedim hem bekletmeni,
Sen mi daha güzeldin yoksa beklemek mi seni?
Hatarat..
=============
ihtişamını bilmeseydi ram olur muydu sözler sükuta...
sükutun nabzını dinleyenlerin alemler çığlıklarını işitti...
o çığlıklardan bize leal ile mercan kaldı....
lal kesilmeyince dilin kıvrımları, merhun oldu sözcüklere kalbin hıçkırıkları...
en son elimizde müntehir bir efkarın sükuta çark eden nabzı kaldı.....
HaTaRaT.....
==========================
Her yan Be’ydi şimdi, her şey Be.
Be’ye bağlanınca Elif, Elifliğini bildi.
Her şeyi Be ile tefsir etti.
Dünya dediğin bir tefsir hikâyesi, yol verdi, geçsindi.”
Cam Irmağı-Taş Gemi Nazan Bekiroğlu

5 Aralık 2008 Cuma

Sımsıkı..




Bir parkın bankında ceketimin astarına gizledim yalnızlığımı,
Belki o da bırakıp gider diye ilikledim düğmeleri sımsıkı..
Hatarat..

Buraya O nun adını yaz..

“…..” BURAYA ONUN ADINI YAZ
Kimin mi?
Hani o, seni en çok üzenin, en kızdıranın adını..
Eşin belki..Belki de annen-baban..
Ya da kardeşin, komşun, en iyi arkadaşın..
Artık, seni inciten ve de “kıymetlin” her kimse, işte onun..
Yaz adını buraya; “. . . . .” ve ekle;
“. . . . .” Öldü! Yok artık!
Ne bir daha bu eve gelecek, ne telefon edecek, ne de bir daha karşılaşacağım onunla!
Artık “. . . . .” Yok! Öldü O.. Hiç olmayacak bir daha..
Bundan sonra, aranızda geçen olayları düşün..
Hani seni çok inciten, üzen-kızdıran ve “Asla!” dedirten her yaşanmışlığı..
Gör bak, nasıl bomboş ve anlamsız gelecek..
Ölümün değdiği her şey nasıl silikleşecek, nasıl artık fonda kalacak hayat!..
Aniden değişecek paradigmalar!
“Neden?” diyeceksin..”Neden kırdım ki onu?” “Şu üç günlük dünyada değer miydi?”
Ve.. Tarifsiz sızlayacak yüreğin..
İşte bak dünya bir an! Bir varmış, bir yokmuş..
Giden asla geri gelmiyor ve insan “keşke” diye bir ömür boyu yürek sızılarıyla kalıyor sonra.
Böyledir ölüm.. Ansızın gelir ve keskin bir bıçak gibi ayırıverir dünyaları..
Ve bizler, hep “ölecek yaşlarda” olduğumuz gerçeğini bile bile, görmezden gelir, hiç ölmeyecek gibi yaşarız..
Oysa geçen her saniye haykırır bize; “Ölüm var heyy!”
Bir ebemkuşağıdır ölüm..
Her giden hep “sırma saçlı-badem gözlüdür” ya hani..
“. . . . .” Öldü diyerek işte, şimdi değiştir paradigmaları!..
Ve en bâdem gözlüne sımsıkı sarıl! Bırakma sakın!..
Bak, tik-taklıyor zaman; “Ölüm var heyy!”
İşte bu, “Ölmeden önce ölmek” yani Olmak sırrındandır..
Ve bundandır “Her vakit ölümü hatırlayın!”diye emredilmesi..
Sırra eren, hiç “keşke” demeyecek.
Ve..
Nasıl hayattayken öldürüp de gayrımızı, sıfırlıyorsak ona karşı içimizi, aklımızı-yüreğimizi..
Nefsimize de böyle yapmalı!..Sıfırlamalı dâim..
Sınır dışı tüm arzu ve dayatmalarını, ölüm silgisiyle silivermeli..
Ölmeden Ölmeli!..
Ölmüş olan, hiç dünyaya tapar mı? “Şunu, şunu da isterim” der mi?
Ölmüş olan, yalan-kötü söz söyler mi?
Ölmüş olan, haset-zulüm eder mi hiç?
Ölmüş olan, benlik davası güder, kin tutar mı?
Ölmüş olan, incinir mi?
Ölmüş olan, İncitir mi hiç?
?
Gelin ÖLüverelim hadi!..
OLuverelim..
Selam ve Duâ ile…


ALINTI..

Bugün cuma!...



Bugün cuma..

Belkide affa mazhariyet vaktidir....

Günahların yükünden kurtulmak ..

Varlığına(c.c) karşı şükran borcunu edaya vesiledir..

Vermek istemeseydi , istemek vermezdi....isteyelim..BİZ için isteyelim..

Dualarınızın kabule karin olması duasıyla..

by ene...